|
IŞIK ÜLKESİNE YOLCULUK (LİKYA YOLU İKİNCİ ETAP)
Yazı:Aynur Buran
Fotoğraflar:Nedim Cingöz
Herşey
Bodosk'un etkinlik listesine Likya Yolu
yürüyüşünü koymasıyla başladı...Özellikle şehir
yaşamına ve rahatına alışmış benim için çok
büyük bir heyecan olmuştu Likya Kampı.. Çadır
kurmak, uyku tulumlarında uyumak...Bunların
hepsi ben ve benim gibi ilk defa kampa giden
arkadaşlarımda heyecan yaratmıştı.
Biz
doğa ve tarih tutkunu 13 kişi, sanki yeryüzünde
mevcut olmayan bir cennete doğru yolculuk
yapmaya hazırlanıyorduk. Hepimizin içinde,
bilinmezliğin verdiği Işık Ülkesinde yapacağımız
yürüyüş yolculuğunun heyecanı vardı. Işık Ülkesi
Likya yolu kampı, o haftaya damgasını vurmuştu.
'Acaba şunu mu alsam? Bunuda mı alsam?' diyen
heyecanlı bekleyiş aldı hepimizi.. Yola
çıkmadan, bekleyiş heyecanımız, geçeceğe
benzemiyordu. Nihayet Işık Ülkesi Likya Yoluna
yapacağımız yolculuk anı gelmişti... Hepimiz
sevinçle yola koyulduk.

Yolculuğumuzun ilk molasını, akşam yemeğimizi
yemek üzere Köyceğizde veriyoruz. 4-5 saatlik
bir yolculuktan sonra Fethiye Alamut'a (EŞEN)
saat 24.00 civarında ulaşıyoruz. Gecenin verdiği
ayazla birlikte tarlada çadırlarımızı kurup
geceliyoruz.

Sabahın ilk ışıklarıyla Işık Ülkesinde saat
06.00 da uyanıyoruz. Sabah saatlerinin
sessizliğini son yudumuna kadar hissetmekle
birlikte serin bir sabah karşılıyor bizleri..
Hemen çadırlarımızı toplayıp kahvaltımızı
ettikten sonra, saat 07.30 gibi Alamuttan
yürüyüşümüze başlıyoruz.. İlk hedefimiz Sancaklı
ve Boğaziçi köyünü takiben, Sidyma Antik Kenti
ve daha sonra Bel Köyüne ulaşmak oluyor. Sabah
07.30 da başlayan yürüyüşümüze eşsiz doğa, tüm
içtenliğiyle bizlere eşlik ediyor. Sabah
saatleri ilerledikçe güneş önce kıyafetlerimizi
daha sonra bedenimizi ısıtıyor. Sabahın ilk
ışıklarıyla bizi karşılayan serinlik yerini,
güneşin gökyüzünde gülümsediği bir bahar
sabahına dönüşüyor..

Önce köy yolunda yürüyoruz, daha sonra Likya
Yolu tabelası altında toplu fotoğrafımızı çekip
patikadan işaretlerin bizi yönlendirdiği
istikamete doğru yola koyuluyoruz.

Hedefimiz orman içindeki dik ve zorlu patikadan
tırmanarak, öncelikle dağların arasına saklanmış
SIDYMA antik kentine varmak... Bizleri tarihin
ve doğanın kucağına götürecek olan kırmızı ve
beyaz işaretler rehberimiz oluyor. Yüzyıllardır
Likyalıların kullandıkları patikalardan yavaş
adımlarla yükselirken, doğanın kendine ait
sanatı hepimizi büyülüyor. Karşımıza yol
kenarlarında bulunan küçük su pınarları çıkıyor.
Buz gibi sularla yüzümüzü yıkıyor ve
serinliyoruz. Yürürken hangi tepe hangi vadiden
geçeceğimizi bilememenin merakı ve ıssız doğayla
başbaşa kalmanın huzuru bedenimizi ve
ruhlarımızı dinlendiriyor..Biz doğa ve tarih
tutkunlarına inanılmaz güzellikler sunan Antik
Likya Döneminin gizemini hissederek, fazla
insanın yaşamadığı ova ve dağ köylerinden
geçiyoruz. Çeşme başında sularımızı tazeleyip,
sık sık durup çektirdiğimiz fotoğraflar ile o
muhteşem anları ölümsüzleştirdikten sonra, defne
ağaçlarının mis kokuları içinde Sidyma Antik
Kentinden ayrılıp Bel Köyüne doğru yürüyüşümüze
devam ediyoruz.

Likya
yolunda parkurları burası kolay ya da burası zor
diye ayırmak pek kolay olmuyor; çünkü her parkur
düz bir yürüyüşten birden tırmanışa, sonra da
sakin bir patikaya, ya da deli gibi dik bir
inişe dönüşüveriyor.. Orman içi, açık arazi,
dere kenarı, harika deniz manzaralı uçurum
kenarı, kayalık veya çarşaklı bir çok türlü
patikalar karşılıyor bizleri.

Çam
ağaçlarının arasında yemek molası veriyoruz.
Yemek molası bitince çamlarla kaplı ormanların
ardından düz bir patika yoluna giriyoruz. Yol
boyunca kaplumbağalara kuzu ya da keçilere
rastlıyoruz. Gördüğümüz her keçi yavrusunu ya da
kuzuyu kucağımıza alıp sevmeden oradan ayrılmak
hepimize zor geliyor..

Ruhumuzu okşayarak iç dünyamızda dinginlik
yaratan doğa eşliğinde Bel Köyüne varıyoruz...
Bir yandan tabiatın güzelliklerine hayran kalıp,
bir yandan da YEDİBURUNLARI izlerken
büyüleniyoruz. Kartpostallara mekan olmuş
Yediburunların büyüleyici maviliği tüm
yorgunluğumuzu alıyor. Gey köyüne doğru
ilerlerken gözlerimiz, Yediburunların
maviliğinde dalıp kayboluyor...
Gey köyüne vardığımızda yudumladığımız enfes
demli çaylar, tüm yorgunluğumuzu üzerimizden
atıyor. Aracımızla tekrar Bel köyüne dönerek
geceyi geçirmek üzere çadırlarımızı kuruyoruz.
Akşamüstü denize batan güneş, tüm kızıllığıyla
kamp kurduğumuz dağı alev gibi sarıyor...
Etrafımızdaki inanılmaz sessizlik ile hafifçe
esen rüzgarın fısıltısı bizleri iyice
ağırlaştırıyor.. Hava kararırken masalımsı
görüntüsüyle güneş, renk cümbüşleri yaratarak
denize kavuşuyor... Sanki o an, zaman duruyor...

Güneşi denizde batırıp yıldızlara merhaba
derken, kamp ateşimizin sıcaklığı ile sıcak dost
sohbetleri birleşiyor. Korda pişen sucuk
ekmeklerimizi yiyip, sıcak dost sohbetlerini
kamp ateşi sıcaklığında yaptıktan sonra ertesi
güne yeniden merhaba demek için uyku
tulumlarımıza giriyoruz...

İkinci gün saat 06.00 da gözlerimizi açıp
çadırımızdan dışarı çıktığımızda topraktan çıkan
serin havayı ciğerlerimize çekiyoruz... Sabah
çayını içmeden gitmek olmaz... Çantalarımızdan
çıkan peynir, zeytin , sucuk Halil İbrahim
bereketinde olan kahvaltı keyfimizi
zenginleştiriyor... Saat 7.00 gibi gizemli Işık
Ülkesindeki yürüyüşümüz yeniden başlıyor.

İlk hedefimiz bu kez PYDNEE antik kenti, daha
sonra LETOON VE XANTHOS antik kentleri oluyor..
Pırıl pırıl güneşli, yemyeşil tabiatın içinde
kuş sesleri ile kurulmuş ilahi orkestranın
sesleri hepimizi canlandırıyor. Baharın
gelişiyle ortaya çıkan renk cümbüşüne hayran
kalıyoruz. Bir yandan Antalya’dan Fethiye'ye
çarşaf gibi uzanan masmavi dingin bir deniz;
diğer yandan yeşilin değişik tonları arasında
kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek binbir
renk cümbüşü....Duygunun , coşkunun kulaklara
fısıldadığı nağmelerle dolu bir ortam...
Yürüyüşümüzün en keyifli yanını, Işık Ülkesinin
muhteşem manzaralarına tanık olmamız
oluşturuyor. Kafamızı çevirdiğimiz her an , bir
daha unutamayacağımız masalımsı manzaraları
hafızamıza kazıyan kart postal manzaralar, tüm
yorgunluğumuzu gideriyor...

Patara
Kumsalı tepeden önümüze seriliyor...Bir başka
antik kent olan LETOON'a ulaşıyoruz. Kendisini
kovan çobanlardan intikam almak için onları
kurbağaya çeviren LETOON'un tanrılar tanrısı
ZEUS'tan olan ikizleri APOLLON VE ARTEMİS'in
tapınağı yanıbaşında.... Daha sonra canlar
pahasına tutsak olmayı reddeden savaşçıların
yaşadığı Likya kenti XANTHOS....Anadolu'nun en
eski halklarından biri olan Likyalılar Teke
Yarımadasını kendilerine yüzyıllar boyu yurt
edinmişler...

Keyifli olan yürüyüşümüz Çavdır, Çaylı, İnpınarı
ve üzümlüye vardıktan sonra Işık Ülkesindeki
yürüyüşümüz son buluyor..Yavaş yavaş dönüş
hazırlıkları başlarken, aslında hiç kimse dönmek
istemiyor.. Sanki zamanı durdurmaya çalışıyoruz.
Oysa gücümüz ve zamanımız sınırlıydı ve Işık
Ülkesinde yaptığımız yolculuk sonsuz değildi...
Sanki bilmediğimiz bir ülkede ve bilmediğimiz
yollarda şehirdeki kimliklerimizi unutmuş, kendi
içimize yolculuk yapıyorduk.. Şehrin bizleri
esir aldığı mekanik seslerden kaçıp, 3 günlük
yüreğimize yaptığımız yolculuğumuzu sona
erdirmek kolay olmuyor... Konakladığımız
menzillerdeki güzellikler adeta bizi kendimize
unutturmuştu...O an O ışık Ülkesindeki muhteşem
doğaya sahip olmaya kalkıyorsunuz; Oysa bizler
gibi daha niceleri konaklamış ve göçüp gitmiş bu
yollardan... Kimbilir, belki onlarda sahiplenme
arzusuyla bakmışlardır tıpkı bizler gibi... Oysa
hiçbirinin izi bile kalmamış geçip gittikleri bu
yollar üzerinde...Bizlerin de bir farkı
olmayacaktı önce gidenlerden...Bir sonraki
gelecekler de aynı şahitliği yapacak IŞIK
ülkesinde...
Yüreğine yolculuk ateşi düşürenler, dağların
zirvelerinden, ırmak kenarlarından ıssız koylara
uzanan Likya Yolunda keşfedilecek çok şey
olduğunu göreceklerdir. Aslında bir vadinin, bir
parkurun, ya da doğanın tadına bakmanın gerçek
anlamda yaşamak olduğunu, Işık Ülkesi Likya
yolunda yaptığımız muhteşem ve keyifli olan
bahar yürüyüşümüz öğretiyor bizlere... Dönüş
yolunda hepimiz doğanın ve tarihin koynunda
mücevher gibi saklanan ışık Ülkesi Likya'yı
hafızalarımıza kazınmış bir şekilde tatlı ve
mutu bir yorgunlukla yanımızda götürüyoruz, ve
bir sonraki Likya yolu Yürüyüşünde buluşmak
üzere ayrılıyoruz.
-Aynur Buran - 18 Mart 2012
ÖZGÜRLÜĞÜ HİSSETMEK (GÖKTEPE’DE KAR YÜRÜYÜŞÜ)
Yazı:AYNUR BURAN (24 Ocak 2012)
Fotoğraflar:Metin BUL
Bugün çok güzel bir kış sabahı, onun yanında
Pazar günü olması da ayrı bir güzellik tabii.
Bodrum Doğa Sporları Kulübü (BODOSK) üyeleri
olarak her Pazar olduğu gibi yine ruhlarımızı
okşayan doğayla iç içe olmaya hazırlanıyoruz.
Sırt çantalarımızı alıp sabahın ilk saatlerinde
Kavaklıdere İlçesindeki Göktepe Ormanlarına
doğru yola koyuluyoruz.
Biz BODOSK üyeleri bugün de içindeydik yaşamın,
doğanın. Şehrin bizleri içine düşürdüğü
esaretten kurtulmanın keyfi ve mutluluğu içinde
hepimiz çocuklar gibi seviniyoruz.

Göktepe Ormanlarında sıra sıra inci gibi tatlı
bir eğilimle yükselmeye başlıyoruz. Güneş
ışıkları tüm cömertliğiyle içimizi ısıtıyor.
Biraz sonra tüm ihtişamıyla büyüleyici bir
manzara karşılıyor bizleri. Beyaz hiç bu kadar
güzel yakışmamıştı Göktepe ormanlarına. Çam
ağaçları hiç bu kadar güzel salınmamıştı. Yavaş
yavaş yükseliyor ve kendimizi bembeyaz bir
bulutun içinde hissediyoruz Gelinlik giymenin
ancak bu kadar güzel olabileceğini anlatıyor
bizlere Göktepe Ormanları.

Ciğerlerimizi açan tertemiz havayı içimize
çekerken soluğumuz büyülü beyaz sessizliği
bozuyor. Mevsimin sunduğu beyaz suskunluğa
bürünmüşken ortalık, bu muhteşem sessizliği
bozmamak için insan nefes bile almak istemiyor.
Bütün diller anlamını yitirmiş gibi sadece
yürüyor ve susuyoruz. Bu beyaz suskunluğun
içinde kendimize ruhumuza, benliğimize
yaklaşıyoruz yine usulca tırmanırken zirveye.
Adeta ruhlarımız temizleniyor ve sessizliğin
verdiği huzur, can yoldaşımız oluyor.

Göktepe Ormanlarında küçük bir mola veriyoruz.
Yol üstü dost sohbetleri, bir lokma ekmeği
dostlarla paylaşmanın tarif edilmez mutluluğu,
müthiş bir ekip ruhu, büyük bir dayanışma.
İçimizden bir kişi için herkesin uğraşabileceği
bir duygu yumağı.

Her yürüyüşümüzde olduğu gibi geri dönmenin
verdiği hüzün içimizi kaplıyor. Ne
unutturabilirdi ki artık bugünü. Yaşadığımız her
şey resim kağıtlarının üzerindeki kalem
darbeleri gibiydi. Bir kere tatmıştık,
alışmıştık dağlara, ormanlara, ve muhteşem
doğanın verdiği huzura. Yaşadığımız her şey çok
büyüktü ve şimdi ise sadece bizlerin dünyası
onlar.

Gülümsemenin, özgürlüğün, iç huzurun ne olduğunu
bizlere her defasında yeniden hissettiren ve
hatırlatan Göktepe Ormanlarından biraz da akşam
üstünün verdiği hüzünle ayrılıyoruz ve tabii ki
BODOSK’un, her yürüyüş günlerinin yaldızla
işlendiği tarih geçidine birini daha eklemiş
olmanın mutluluğu içinde Göktepe Ormanlarına
veda ederken, kar beyazı düşlerimizi beyaz
ormanda bırakıyoruz.
Yolunuz düşmese bile yolunuzu oradan geçirin
dostlar ! Çünkü dağlar, ormanlar, özgürlüktür.
TARİHE UZANAN KÖPRÜ – LİKYA YOLU
Yazı:Çiğdem Erko
Fotoğraflar:Nedim Cingöz
Bodrum Doğa
Sporları Kulübü
(BODOSK)
ile bu haftaki yolculuğumuz ayın 18'inde Cuma
akşamı
Saat 18.30’da başladı. Ilık bir Kasım ayını
yaşadığımız Bodrum'u 2 günlüğüne bırakıp
rotamızı Fethiye'ye doğru belirlemiş bulunuyoruz.
Aracımızın arkası kamp malzemeleri ile dolmuş
durumda ve 19 kişi olacağız Fethiye'den de bir
arkadaşımızın katılımıyla.
İlk durağımız akşam yemeği molası için Muğla
oluyor ve bir dost mekanında ağırlanıyoruz.

Köfte, piyaz ve yoğurtlar neredeyse kapış kapış
gidiyor. Bodrum'da geride bıraktığımız ılık hava
yerini bir ayaza bırakmış ve gecenin ilerleyen
saatlerinde çadırlarda uyuyacağımız fikri
aklımızın bir köşesine yazıldı bile.
Kampımızı kuracağımız Fethiye Kayaköy'e
geldiğimizde saat tam geceyarısını gösteriyor ve
toprak gecenin
çiği
ile sırılsıklam maalesef. Güneye indiğimiz için
havanın ılık olduğunu söylemek isterdim ama ne
yazık ki Muğla'da hissettiğimiz ayaz burada da
aynen bizi karşılıyor.
Karanlık, nemli ve soğuk bir kamp ortamında
çadırlar kurulup, uyku tulumlarına giriliyor ve
4-5 saat sonra uyanmak üzere uykuya geçiliyor 1
saat içinde. Ben ve benim gibi hiç uyuyamayan
arkadaşlarımın olduğunu saklamayacağım ama
uykusunu almış olarak tüm enerjisi ile güne
merhaba diyenler de yok değildi ertesi sabah.
Bilenler bilir; böyle gecelerin sabahında
kahvaltı bir başka güzel olur. 2 ayrı minik
tüpte çaylar demlenirken, ocakta da keyifli bir
ateş çıtırdamaya başlamıştı alaca karanlıkta.
Herkes çantalarında getirdikleri kahvaltı
çeşitlerini ortaya dökmüş ve yapılan muhteşem
kahvaltı ile biz uyuyamayanlar bile enerjimizi
tazeleyerek yürüyüşe hazır hale gelmiştik.
İki gün boyunca yürüyeceğimiz parkur Fethiye/Ovacık'tan
başlayıp Antalya Hisarçandır'da biten dünyanın
en iyi 10 uzun yürüyüş rotasının başlangıcı.
1992-99 yılları arasında düzenlenmiş olup ilk
kez 99 da Kate Clow tarafından yüründüğünü ve
dünyaya tanıtımının sağlandığını da tırnak
içinde not düşmeliyim. Tamamı 509 km. uzunlukta
ve işaretlenmiş olan Likya Yolu’nu daha cok
ülkemize gelen yabancılar yürüyor.
Eşyalarımız aracımıza yükleniyor ve Kayaköy'den
Ovacık girişine doğru yola çıkıyoruz. Tahmini 20
km lik zorlu bir yürüyüş için başlangıç
noktamıza geldiğimizde hava hala soğuk ve herkes
kışlık giysi ve şapkalarından ayrılamamış
durumda. Sırt çantalarımıza yerleştirdiğimiz
öğle azıkları, enerji atıştırmaları ve su
mataralarını son kez kontrol edip yürüyüşe
başlıyoruz. İlk durağımız 10 km sonra
varacağımız Kirme olacak.

Yer yer oldukça dikleşen bir tırmanış uzayıp
gidiyor önümüzde. 1-2 saat sonra hepimiz
kışlıklarımızı sırt çantalarımıza yerleştiriyor
ve yüzümüzü güneşe vererek, kah sohbet edip kah
fotoğraf çekerek keyifle yürüyoruz. Sağımız
giderek yükselen bir uçurum görünümünde, aşağıda
ölü deniz koyunun muhteşem görüntüsü ve
arkasındaki Gemiler adası ve koyu yürüyüş
konsantrasyonunu bozacak kadar güzel.

Tırmanış yaklaşık 7 km boyunca hiç azalmıyor.
Düzleşen noktaya vardığımızda Kirme köyüne,
tırmanıştaki yürüyüşe nispeten az bir
mesafedeyiz. Kirme yaşlı zeytin ağaçlarıyla
süslü çok güzel bir dağ köyü, zeytin toplayan
köylülerle selamlaşıp mola vereceğimiz yere
doğru inişe geçiyoruz.
Öğle yemeği molası verdiğimizde 11 km yolu
geride bırakmış bulunuyoruz, buz gibi akan dere
suyunda bazılarımız yorgun ayaklarını
dinlendirirken, bazılarımız ise boylu boyunca
toprağa uzanıp göğün maviliklerinde yitip
gidiyoruz. Buradan sonraki varış noktamız
Faralya, dünya harikası koylarımızdan biri
Kelebekler Vadisinin bulunduğu yere doğru
yeniden yürüyüşe başlıyoruz.

Bu kısa mola hepimizin enerjisini yeniden
harekete geçirdiğinden bu muhteşem rotanın her
anının keyfine vararak yürüyüşümüze devam
ediyoruz. Yol boyu artık inişteyiz ve yürüyüş
boyu bize eşlik eden koyların güzelliklerine
kapılanlar, inişin zorluklarını iyice
hissediyorlar artık.
Faralya'ya vardığımızda saatler 14.00'ü
gösteriyor. Kısa bir çay molasından sonra ,
geceyi 7 km ilerdeki Kabak koyunda geçireceğimiz
ve karanlık basmadan oraya varmamız
gerektiğinden fazla oyalanmadan parkurumuza
devam ediyoruz. Faralya çıkışında yine zorlu bir
tırmanışla orman içinde kah çam ağaçları
arasından kah açıklıklardan o eşsiz deniz
manzaralarını seyrederek yürüyüşümüze devam
ediyoruz. Tırmanışımız bitip de inişe
geçtiğimizde aşağıda muhteşem Kabak koyu gözler
önüne seriliyor, bu gece konaklayacağımız Kabak
koyuna varıyoruz nihayet ve o anda saatler 16.00
yı gösteriyor..

Ancak kötü bir haber bizi bekliyor, yukarıda
çadır kurabileceğimiz bir kamp alanı yok!!
Yorgunuz ve yaklaşan karanlık bizi biraz
endişelendiriyor. Neyse ki sezon bitmiş olmasına
karşın bizi ağırlayabilecek 2 ayrı ev-pansiyon
buluyoruz. Pansiyonun terasından Kabak köyü
muhteşem gözüküyor. Kimimiz sıcak çaylarımızı
yudumlarken, kimimiz de pansiyonda bizim için
hazırlanan tarhana çorbalarımızı içerek güneşi
batırıyor, çadırlarla uğraşmayacak olmanın
verdiği rahatlıkla akşam yemeğine dek çene
çalıyor ve tembellik ediyoruz.
Saat 20.00 civarı bazılarımızın çoktan uykusu
gelmiş durumda, sabah erken kalkılıp yeniden
yollara düşülecek olmanın yanısıra, 20 km lik
zorlu bir parkuru yürümenin getirdiği tatlı
yorgunluğa direnemeyen ben gibiler sıcak yatağın
kucağına teslim oluyoruz.
Sabahleyin saat 06.00-06.30 arası herkes ayakta.
Pansiyon sahibinin sempatik eşi, otlu
gözlemeleri yapmak üzere ateşi çoktan yakmış
bile. Sabahın tatlı serinliğinde, terasta odun
ateşi ile kaynayan semaver çayını yudumlayıp,
gözlemeleri yerken akşamki yorgunluktan eser
kalmamış hiç birimizde. Önümüzdeki yeni rotayı
düşünüp heyecanlanıyoruz.

Bundan sonraki yürüyüş rotamızın hedefi Alınca
köyü olarak belirlenmiş durumda.
Sabah
07.30 gibi Kabak koyundan ayrılıyor ve sarp
kayaların eteklerinde kıvrılan muhteşem
manzaralı patikadan yolumuza devam ediyoruz.
Aracımız yürüyüş sonunda bizi almak üzere geriye
dönüp Fethiye üzerinden Eşen çayı Vadisinden
geçerek ekibimizi Gey köyü sapağında bekleyecek,
çünkü Kabak koyu ile Alınca arasında karayolu
yok, sadece bakımlı ve işaretlenmiş bir patika
var.
Yolun sarp kısmı bittiğinde saatler öğle
sularını gösteriyor ve bir düzlükte zeytin
toplayan köylülerin arasında yemek molamızı
veriyoruz. Sırt çantalarımızda taşıdığımız
kumanyalarımızı büyük bir iştahla bir solukta
bitiriyoruz. Oldukça dik yürüyüşümüzü arkamızda
bırakıp hafif bir eğimle yükselen patika bizi
denizden 730 m. yukarıdaki Alınca köyüne
getiriyor.

Buradaki harika manzara için kısa bir
fotoğraf molasını takiben aşağıya doğru yılan
misali kıvrılarak inen asfalttan yürüyoruz. Hava
sıcak, güneş iyice yükselmiş durumda ve asfaltın
sertliği bazılarımızı ciddi rahatsız ediyor.
Araç kaptanımızla
irtibata geçip, aracımızı birkaç arkadaşımız ve
bazı eşyalarımızla 6 km ilerdeki Gey köyünde
buluşmak üzere uğurluyor ve deniz seviyesinden
yaklaşık 630 metre yükseklikte konuşlanan köye
rotamızı çeviriyoruz. Yol boyu çekilen
koyların fotoğrafları
hakikaten
eşsiz.

Gey'e vardığımızda köy
kahvesinde taze
demlenmiş çay bizi bekliyor. Bisküvileri yanına
katık edip yudumluyor ve Likya parkurunun
başlangıç bölümünü 2 günde 38 km yürümüş olmanın
hazzını yaşıyor, yürüyüş süresince edinilen
anıları birbirimizle paylaşıyoruz.
Dönüş yolunda Gökova’ya varmadan Osman Aydın’ın
yerinde kuru fasulye yemeden Bodrum'a dönüş
olmaz elbette. İki günün keyif veren yorgunluğu,
eşsiz kuru-pilav yenilerek taçlandırılıyor, tüm
enerjimizi yenileyerek Bodrum'a değin aramızda
oynadığımız oyunlarla muhteşem bir hafta sonunu
bitiriyoruz. Yürüyüş güzel ama kamplı yürüyüşler
bir başka güzel, BODOSK’la yeni kamplarda
buluşmak üzere...
Çiğdem Erko - Kasım 2011
BODOSK ile bir kültür gezisi:ALİNDA – ALABANDA
Yazı:Çiğdem Erko
Fotoğraflar:Nedim Cingöz
Güneşin bulutların arasından ara sıra göz
kırptığı bir Ekim günü yine düştük yollara..
Artık küresel ısınma mı dersiniz, doğayı çok
kızdırdık ve intikam alıyor mu dersiniz
bilmiyorum ama bu yıl sarı yaz biraz hayal
kırıklığı yaşattı bize. Güneşi her yıl
olduğundan biraz daha az hissettik yüzümüzde.
Ama bu havalar biz yürüyüşçüler için ideale
yakındırlar neredeyse. Ve bu gün rotamızı kültür
gezisi yapmak üzere, Aydın-Çine'ye çevirdik doğa
dostlarımız ile.
Zamanımızı dikkatli kullanarak birbirine çok
yakın 2 antik kenti gezmeyi planlıyoruz .
Muğla-İzmir duble yoluna Yatağan kavşağından
dahil olduk ve yaklaşık 20 dakika sonra yol
kenarında Menderes Barajını panoramik olarak
gören seyir yerinde 5 dakikalık fotoğraf çekme
molası verdik.
Daha sonra Çine ilçesini 10 km kadar geçip sol
tarafa saparak 30 dakika sonra Karpuzlu ilçesine
vardık. Buraya bağlı Demircidere köyünün dar
sokaklarını geride bırakıp “Alinda” sapağından
biraz daha içeri girdik ve evlerin dibinde
aniden yükselen kent bizi adeta sersemletti.

“Alinda” bir kaynağa göre Kar dilinde “ışık”
demekmiş. Kurulduğu nokta Karpuzlu deresi
vadisinin batı ucunda ve tüm ovaya hakim
muhteşem bir yükseltide. Köy evlerinin
bazılarının dış duvarlarında buralardan alınmış
heykel ve friz parçaları dikkat çekici. Daracık
dik bir yoldan minibüslerimizle tırmanmaya
başladığımızda, etraftaki zeytin ağaçlarının
bolluğu ve kayaların yapısı dikkatimizi çekti,
aynı Latmos'taki gibi. Araçlarımızdan iniş
noktasına gelince karşımızdaki muhteşem kemerli
bir yapının yanından patikaya girdik. Bu yapı
antik Alinda kentine su getiren su kemerleriymiş
(Aquaduct).

Rehberimiz Demet bizleri bu yapı ve kent
hakkında bilgilendirdikten sonra yürüyüşümüze
devam ediyoruz. Kemerlerin getirdiği suyun
toplandığı sarnıçlar tonozlu yapı şeklinde ve
toprak altında yan yana inşa edilmişler.
Sarnıçları geçip manzaraya hakim bir noktada
(Akropol) mola veriliyor. Artık yemek zamanı,
hafif terlemiş olanlar kuru giysilerini giymek
üzere uzak noktalara yürürken, daha aç olanlar
basit ama dünyanın en keyifli azıklarını
çıkarıyorlar sırt çantalarından.
Kuzeyde biraz
daha yüksekte bir akropol daha bulunuyor ve
burasının ikamet amaçlı kullanıldığı sanılıyor.
Alinda'nın tepedeki en yüksek noktada bulunan 2
katlı ve kare planlı kulelerini görünce
tarihçilerin burasını neden “Karia'nın en
muhteşem kenti” olarak adlandırdıklarını
anlayıveriyorsunuz. Ayrıca su kemerleri o
dönemin teknik ve yaşamsal izlerini çok iyi
yansıtmakta. Kentin doğu eteğinde ise bir adet nekropol olduğunu görüyoruz.
|