BODOSK
bodosk2009@gmail.com
   [ Etkinlik Programı ]   [  WebAlbüm  ]  [ AnaSayfa ]

        IŞIK ÜLKESİNE YOLCULUK (LİKYA YOLU İKİNCİ ETAP)

Yazı:Aynur Buran
Fotoğraflar:Nedim Cingöz 

Herşey Bodosk'un etkinlik listesine Likya Yolu yürüyüşünü koymasıyla başladı...Özellikle şehir yaşamına ve rahatına alışmış benim için çok büyük bir heyecan olmuştu Likya Kampı.. Çadır kurmak, uyku tulumlarında uyumak...Bunların hepsi ben ve benim gibi ilk defa kampa giden arkadaşlarımda heyecan yaratmıştı.

Biz doğa ve tarih tutkunu 13 kişi, sanki yeryüzünde mevcut olmayan bir cennete doğru yolculuk yapmaya hazırlanıyorduk. Hepimizin içinde, bilinmezliğin verdiği Işık Ülkesinde yapacağımız yürüyüş yolculuğunun heyecanı vardı. Işık Ülkesi Likya yolu kampı, o haftaya damgasını vurmuştu. 'Acaba şunu mu alsam? Bunuda mı alsam?' diyen heyecanlı bekleyiş aldı hepimizi.. Yola çıkmadan, bekleyiş heyecanımız, geçeceğe benzemiyordu. Nihayet Işık Ülkesi Likya Yoluna yapacağımız yolculuk anı gelmişti... Hepimiz sevinçle yola koyulduk.

Yolculuğumuzun ilk molasını, akşam yemeğimizi yemek üzere Köyceğizde veriyoruz. 4-5 saatlik bir yolculuktan sonra Fethiye Alamut'a (EŞEN) saat 24.00 civarında ulaşıyoruz. Gecenin verdiği ayazla birlikte tarlada çadırlarımızı kurup geceliyoruz.

Sabahın ilk ışıklarıyla Işık Ülkesinde saat 06.00 da uyanıyoruz. Sabah saatlerinin sessizliğini son yudumuna kadar hissetmekle birlikte serin bir sabah karşılıyor bizleri.. Hemen çadırlarımızı toplayıp kahvaltımızı ettikten sonra, saat 07.30 gibi Alamuttan yürüyüşümüze başlıyoruz.. İlk hedefimiz Sancaklı ve Boğaziçi köyünü takiben, Sidyma Antik Kenti ve daha sonra Bel Köyüne ulaşmak oluyor. Sabah 07.30 da başlayan yürüyüşümüze eşsiz doğa, tüm içtenliğiyle bizlere eşlik ediyor. Sabah saatleri ilerledikçe güneş önce kıyafetlerimizi daha sonra bedenimizi ısıtıyor. Sabahın ilk ışıklarıyla bizi karşılayan serinlik yerini, güneşin gökyüzünde gülümsediği bir bahar sabahına dönüşüyor..

Önce köy yolunda yürüyoruz, daha sonra Likya Yolu tabelası altında toplu fotoğrafımızı çekip patikadan işaretlerin bizi yönlendirdiği istikamete doğru yola koyuluyoruz.

Hedefimiz orman içindeki dik ve zorlu patikadan tırmanarak, öncelikle dağların arasına saklanmış SIDYMA antik kentine varmak... Bizleri tarihin ve doğanın kucağına götürecek olan kırmızı ve beyaz işaretler rehberimiz oluyor. Yüzyıllardır Likyalıların kullandıkları patikalardan yavaş adımlarla yükselirken, doğanın kendine ait sanatı hepimizi büyülüyor. Karşımıza yol kenarlarında bulunan küçük su pınarları çıkıyor. Buz gibi sularla yüzümüzü yıkıyor ve serinliyoruz. Yürürken hangi tepe hangi vadiden geçeceğimizi bilememenin merakı ve ıssız doğayla başbaşa kalmanın huzuru bedenimizi ve ruhlarımızı dinlendiriyor..Biz doğa ve tarih tutkunlarına inanılmaz güzellikler sunan Antik Likya Döneminin gizemini hissederek, fazla insanın yaşamadığı ova ve dağ köylerinden geçiyoruz. Çeşme başında sularımızı tazeleyip, sık sık durup çektirdiğimiz fotoğraflar ile o muhteşem anları ölümsüzleştirdikten sonra, defne ağaçlarının mis kokuları içinde Sidyma Antik Kentinden ayrılıp Bel Köyüne doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz.

Likya yolunda parkurları burası kolay ya da burası zor diye ayırmak pek kolay olmuyor; çünkü her parkur düz bir yürüyüşten birden tırmanışa, sonra da sakin bir patikaya, ya da deli gibi dik bir inişe dönüşüveriyor.. Orman içi, açık arazi, dere kenarı, harika deniz manzaralı uçurum kenarı, kayalık veya çarşaklı bir çok türlü patikalar karşılıyor bizleri.

Çam ağaçlarının arasında yemek molası veriyoruz. Yemek molası bitince çamlarla kaplı ormanların ardından düz bir patika yoluna giriyoruz. Yol boyunca kaplumbağalara kuzu ya da keçilere rastlıyoruz. Gördüğümüz her keçi yavrusunu ya da kuzuyu kucağımıza alıp sevmeden oradan ayrılmak hepimize zor geliyor..
 

Ruhumuzu okşayarak iç dünyamızda dinginlik yaratan doğa eşliğinde Bel Köyüne varıyoruz... Bir yandan tabiatın güzelliklerine hayran kalıp, bir yandan da YEDİBURUNLARI izlerken büyüleniyoruz. Kartpostallara mekan olmuş Yediburunların büyüleyici maviliği tüm yorgunluğumuzu alıyor. Gey köyüne doğru ilerlerken gözlerimiz, Yediburunların maviliğinde dalıp kayboluyor...

Gey köyüne vardığımızda yudumladığımız enfes demli çaylar, tüm yorgunluğumuzu üzerimizden atıyor. Aracımızla tekrar Bel köyüne dönerek geceyi geçirmek üzere çadırlarımızı kuruyoruz. Akşamüstü denize batan güneş, tüm kızıllığıyla kamp kurduğumuz dağı alev gibi sarıyor... Etrafımızdaki inanılmaz sessizlik ile hafifçe esen rüzgarın fısıltısı bizleri iyice ağırlaştırıyor.. Hava kararırken masalımsı görüntüsüyle güneş, renk cümbüşleri yaratarak denize kavuşuyor... Sanki o an, zaman duruyor...

Güneşi denizde batırıp yıldızlara merhaba derken, kamp ateşimizin sıcaklığı ile sıcak dost sohbetleri birleşiyor. Korda pişen sucuk ekmeklerimizi yiyip, sıcak dost sohbetlerini kamp ateşi sıcaklığında yaptıktan sonra ertesi güne yeniden merhaba demek için uyku tulumlarımıza giriyoruz...

İkinci gün saat 06.00 da gözlerimizi açıp çadırımızdan dışarı çıktığımızda topraktan çıkan serin havayı ciğerlerimize çekiyoruz... Sabah çayını içmeden gitmek olmaz... Çantalarımızdan çıkan peynir, zeytin , sucuk Halil İbrahim bereketinde olan kahvaltı keyfimizi zenginleştiriyor... Saat 7.00 gibi gizemli Işık Ülkesindeki yürüyüşümüz yeniden başlıyor.

İlk hedefimiz bu kez PYDNEE antik kenti, daha sonra LETOON VE XANTHOS antik kentleri oluyor.. Pırıl pırıl güneşli, yemyeşil tabiatın içinde kuş sesleri ile kurulmuş ilahi orkestranın sesleri hepimizi canlandırıyor. Baharın gelişiyle ortaya çıkan renk cümbüşüne hayran kalıyoruz. Bir yandan Antalya’dan Fethiye'ye çarşaf gibi uzanan masmavi dingin bir deniz; diğer yandan yeşilin değişik tonları arasında kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek binbir renk cümbüşü....Duygunun , coşkunun kulaklara fısıldadığı nağmelerle dolu bir ortam... Yürüyüşümüzün en keyifli yanını, Işık Ülkesinin muhteşem manzaralarına tanık olmamız oluşturuyor. Kafamızı çevirdiğimiz her an , bir daha unutamayacağımız masalımsı manzaraları hafızamıza kazıyan kart postal manzaralar, tüm yorgunluğumuzu gideriyor...

Patara Kumsalı tepeden önümüze seriliyor...Bir başka antik kent olan LETOON'a ulaşıyoruz. Kendisini kovan çobanlardan intikam almak için onları kurbağaya çeviren LETOON'un tanrılar tanrısı ZEUS'tan olan ikizleri APOLLON VE ARTEMİS'in tapınağı yanıbaşında.... Daha sonra canlar pahasına tutsak olmayı reddeden savaşçıların yaşadığı Likya kenti XANTHOS....Anadolu'nun en eski halklarından biri olan Likyalılar Teke Yarımadasını kendilerine yüzyıllar boyu yurt edinmişler...

Keyifli olan yürüyüşümüz Çavdır, Çaylı, İnpınarı ve üzümlüye vardıktan sonra Işık Ülkesindeki yürüyüşümüz son buluyor..Yavaş yavaş dönüş hazırlıkları başlarken, aslında hiç kimse dönmek istemiyor.. Sanki zamanı durdurmaya çalışıyoruz. Oysa gücümüz ve zamanımız sınırlıydı ve Işık Ülkesinde yaptığımız yolculuk sonsuz değildi... Sanki bilmediğimiz bir ülkede ve bilmediğimiz yollarda şehirdeki kimliklerimizi unutmuş, kendi içimize yolculuk yapıyorduk.. Şehrin bizleri esir aldığı mekanik seslerden kaçıp, 3 günlük yüreğimize yaptığımız yolculuğumuzu sona erdirmek kolay olmuyor... Konakladığımız menzillerdeki güzellikler adeta bizi kendimize unutturmuştu...O an O ışık Ülkesindeki muhteşem doğaya sahip olmaya kalkıyorsunuz; Oysa bizler gibi daha niceleri konaklamış ve göçüp gitmiş bu yollardan... Kimbilir, belki onlarda sahiplenme arzusuyla bakmışlardır tıpkı bizler gibi... Oysa hiçbirinin izi bile kalmamış geçip gittikleri bu yollar üzerinde...Bizlerin de bir farkı olmayacaktı önce gidenlerden...Bir sonraki gelecekler de aynı şahitliği yapacak IŞIK ülkesinde...
         Yüreğine yolculuk ateşi düşürenler, dağların zirvelerinden, ırmak kenarlarından ıssız koylara uzanan Likya Yolunda keşfedilecek çok şey olduğunu göreceklerdir. Aslında bir vadinin, bir parkurun, ya da doğanın tadına bakmanın gerçek anlamda yaşamak olduğunu, Işık Ülkesi Likya yolunda yaptığımız muhteşem ve keyifli olan bahar yürüyüşümüz öğretiyor bizlere... Dönüş yolunda hepimiz doğanın ve tarihin koynunda mücevher gibi saklanan ışık Ülkesi Likya'yı hafızalarımıza kazınmış bir şekilde tatlı ve mutu bir yorgunlukla yanımızda götürüyoruz, ve bir sonraki Likya yolu Yürüyüşünde buluşmak üzere ayrılıyoruz.

 -Aynur Buran - 18 Mart 2012

 

ÖZGÜRLÜĞÜ HİSSETMEK (GÖKTEPE’DE KAR YÜRÜYÜŞÜ)

Yazı:AYNUR BURAN (24 Ocak 2012)
Fotoğraflar:Metin BUL

Bugün çok güzel bir kış sabahı, onun yanında Pazar günü olması da ayrı bir güzellik tabii. Bodrum Doğa Sporları Kulübü (BODOSK) üyeleri olarak her Pazar olduğu gibi yine ruhlarımızı okşayan doğayla iç içe olmaya hazırlanıyoruz. Sırt çantalarımızı alıp sabahın ilk saatlerinde Kavaklıdere İlçesindeki Göktepe Ormanlarına doğru yola koyuluyoruz.
Biz BODOSK üyeleri bugün de içindeydik yaşamın, doğanın. Şehrin bizleri içine düşürdüğü esaretten kurtulmanın keyfi ve mutluluğu içinde hepimiz çocuklar gibi seviniyoruz.


Göktepe Ormanlarında sıra sıra inci gibi tatlı bir eğilimle yükselmeye başlıyoruz. Güneş ışıkları tüm cömertliğiyle içimizi ısıtıyor. Biraz sonra tüm ihtişamıyla büyüleyici bir manzara karşılıyor bizleri. Beyaz hiç bu kadar güzel yakışmamıştı Göktepe ormanlarına. Çam ağaçları hiç bu kadar güzel salınmamıştı. Yavaş yavaş yükseliyor ve kendimizi bembeyaz bir bulutun içinde hissediyoruz Gelinlik giymenin ancak bu kadar güzel olabileceğini anlatıyor bizlere Göktepe Ormanları.


 Ciğerlerimizi açan tertemiz havayı içimize çekerken soluğumuz büyülü beyaz sessizliği bozuyor. Mevsimin sunduğu beyaz suskunluğa bürünmüşken ortalık, bu muhteşem sessizliği bozmamak için insan nefes bile almak istemiyor. Bütün diller anlamını yitirmiş gibi sadece yürüyor ve susuyoruz. Bu beyaz suskunluğun içinde kendimize ruhumuza, benliğimize yaklaşıyoruz yine usulca tırmanırken zirveye. Adeta ruhlarımız temizleniyor ve sessizliğin verdiği huzur, can yoldaşımız oluyor.


Göktepe Ormanlarında küçük bir mola veriyoruz. Yol üstü dost sohbetleri, bir lokma ekmeği dostlarla paylaşmanın tarif edilmez mutluluğu, müthiş bir ekip ruhu, büyük bir dayanışma. İçimizden bir kişi için herkesin uğraşabileceği bir duygu yumağı.

Her yürüyüşümüzde olduğu gibi geri dönmenin verdiği hüzün içimizi kaplıyor. Ne unutturabilirdi ki artık bugünü. Yaşadığımız her şey resim kağıtlarının üzerindeki kalem darbeleri gibiydi. Bir kere tatmıştık, alışmıştık dağlara, ormanlara, ve muhteşem doğanın verdiği huzura. Yaşadığımız her şey çok büyüktü ve şimdi ise sadece bizlerin dünyası onlar.

Gülümsemenin, özgürlüğün, iç huzurun ne olduğunu bizlere her defasında yeniden hissettiren ve hatırlatan Göktepe Ormanlarından biraz da akşam üstünün verdiği hüzünle ayrılıyoruz ve tabii ki BODOSK’un, her yürüyüş günlerinin yaldızla işlendiği tarih geçidine birini daha eklemiş olmanın mutluluğu içinde Göktepe Ormanlarına veda ederken, kar beyazı düşlerimizi beyaz ormanda bırakıyoruz.

Yolunuz düşmese bile yolunuzu oradan geçirin dostlar ! Çünkü dağlar, ormanlar, özgürlüktür.

 

 

TARİHE UZANAN KÖPRÜ – LİKYA YOLU
 

Yazı:Çiğdem Erko
Fotoğraflar:Nedim Cingöz
Bodrum Doğa Sporları Kulübü (BODOSK) ile bu haftaki yolculuğumuz ayın 18'inde Cuma akşamı Saat 18.30’da başladı. Ilık bir Kasım ayını yaşadığımız Bodrum'u 2 günlüğüne bırakıp rotamızı Fethiye'ye doğru belirlemiş bulunuyoruz. Aracımızın arkası kamp malzemeleri ile dolmuş durumda ve 19 kişi olacağız Fethiye'den de bir arkadaşımızın  katılımıyla. İlk durağımız akşam yemeği molası için Muğla oluyor ve bir dost mekanında ağırlanıyoruz.

Köfte, piyaz ve yoğurtlar neredeyse kapış kapış gidiyor. Bodrum'da geride bıraktığımız ılık hava yerini bir ayaza bırakmış ve gecenin ilerleyen saatlerinde çadırlarda uyuyacağımız fikri aklımızın bir köşesine yazıldı bile.

Kampımızı kuracağımız Fethiye Kayaköy'e geldiğimizde saat tam geceyarısını gösteriyor ve toprak gecenin çiği ile sırılsıklam maalesef. Güneye indiğimiz için havanın ılık olduğunu söylemek isterdim ama ne yazık ki Muğla'da hissettiğimiz ayaz burada da aynen bizi karşılıyor.

Karanlık, nemli ve soğuk bir kamp ortamında çadırlar kurulup, uyku tulumlarına giriliyor ve 4-5 saat sonra uyanmak üzere uykuya geçiliyor 1 saat içinde. Ben ve benim gibi hiç uyuyamayan arkadaşlarımın olduğunu saklamayacağım ama uykusunu almış olarak tüm enerjisi ile güne merhaba diyenler de yok değildi ertesi sabah.

Bilenler bilir; böyle gecelerin sabahında kahvaltı bir başka güzel olur. 2 ayrı minik tüpte çaylar demlenirken, ocakta da keyifli bir ateş çıtırdamaya başlamıştı alaca karanlıkta. Herkes çantalarında getirdikleri kahvaltı çeşitlerini ortaya dökmüş ve  yapılan muhteşem kahvaltı ile biz uyuyamayanlar bile enerjimizi tazeleyerek yürüyüşe hazır hale gelmiştik.

İki gün boyunca yürüyeceğimiz parkur Fethiye/Ovacık'tan başlayıp Antalya Hisarçandır'da biten dünyanın en iyi 10 uzun yürüyüş rotasının başlangıcı. 1992-99 yılları arasında düzenlenmiş olup ilk kez 99 da Kate Clow tarafından yüründüğünü ve dünyaya tanıtımının sağlandığını da tırnak içinde not düşmeliyim. Tamamı 509 km. uzunlukta ve işaretlenmiş olan Likya Yolu’nu daha cok ülkemize gelen yabancılar yürüyor.

Eşyalarımız aracımıza yükleniyor ve Kayaköy'den Ovacık girişine doğru yola çıkıyoruz. Tahmini 20 km lik zorlu bir yürüyüş için başlangıç noktamıza geldiğimizde hava hala soğuk ve herkes kışlık giysi ve şapkalarından ayrılamamış durumda. Sırt çantalarımıza yerleştirdiğimiz öğle azıkları, enerji atıştırmaları ve su mataralarını son kez kontrol edip yürüyüşe başlıyoruz. İlk durağımız 10 km sonra varacağımız Kirme olacak.

Yer yer oldukça dikleşen bir tırmanış uzayıp gidiyor önümüzde. 1-2 saat sonra hepimiz kışlıklarımızı sırt çantalarımıza yerleştiriyor ve yüzümüzü güneşe vererek, kah sohbet edip kah fotoğraf çekerek keyifle yürüyoruz. Sağımız giderek yükselen bir uçurum görünümünde, aşağıda ölü deniz koyunun muhteşem görüntüsü ve arkasındaki Gemiler adası ve koyu yürüyüş konsantrasyonunu bozacak kadar güzel.

Tırmanış yaklaşık 7 km boyunca hiç azalmıyor. Düzleşen noktaya vardığımızda Kirme köyüne, tırmanıştaki yürüyüşe nispeten az bir mesafedeyiz. Kirme yaşlı zeytin ağaçlarıyla süslü çok güzel bir dağ köyü, zeytin toplayan köylülerle selamlaşıp mola vereceğimiz yere doğru inişe geçiyoruz.

Öğle yemeği molası verdiğimizde 11 km yolu geride bırakmış bulunuyoruz, buz gibi akan dere suyunda bazılarımız yorgun ayaklarını dinlendirirken, bazılarımız ise boylu boyunca toprağa uzanıp göğün maviliklerinde yitip gidiyoruz. Buradan sonraki varış noktamız Faralya, dünya harikası koylarımızdan biri Kelebekler Vadisinin bulunduğu yere doğru yeniden yürüyüşe başlıyoruz.

Bu kısa mola hepimizin enerjisini yeniden harekete geçirdiğinden  bu muhteşem rotanın her anının keyfine vararak yürüyüşümüze devam ediyoruz. Yol boyu artık inişteyiz ve yürüyüş boyu bize eşlik eden koyların güzelliklerine kapılanlar, inişin zorluklarını iyice hissediyorlar artık.

Faralya'ya vardığımızda saatler 14.00'ü gösteriyor. Kısa bir çay molasından sonra , geceyi 7 km ilerdeki Kabak koyunda geçireceğimiz ve karanlık basmadan oraya varmamız gerektiğinden fazla oyalanmadan parkurumuza devam ediyoruz. Faralya çıkışında yine zorlu bir tırmanışla orman içinde kah çam ağaçları arasından kah açıklıklardan o eşsiz deniz manzaralarını seyrederek yürüyüşümüze devam ediyoruz. Tırmanışımız bitip de inişe geçtiğimizde aşağıda muhteşem Kabak koyu gözler önüne seriliyor, bu gece konaklayacağımız Kabak koyuna varıyoruz nihayet ve o anda saatler 16.00 yı gösteriyor..

Ancak kötü bir haber bizi bekliyor, yukarıda çadır kurabileceğimiz bir kamp alanı yok!! Yorgunuz ve yaklaşan karanlık bizi biraz endişelendiriyor. Neyse ki sezon bitmiş olmasına karşın bizi ağırlayabilecek 2 ayrı ev-pansiyon buluyoruz. Pansiyonun terasından Kabak köyü muhteşem gözüküyor. Kimimiz sıcak çaylarımızı yudumlarken, kimimiz de pansiyonda bizim için hazırlanan tarhana çorbalarımızı içerek güneşi batırıyor, çadırlarla uğraşmayacak olmanın verdiği rahatlıkla akşam yemeğine dek çene çalıyor ve tembellik ediyoruz.

Saat 20.00 civarı bazılarımızın çoktan uykusu gelmiş durumda, sabah erken kalkılıp yeniden yollara düşülecek olmanın yanısıra, 20 km lik zorlu bir parkuru yürümenin getirdiği tatlı yorgunluğa direnemeyen ben gibiler sıcak yatağın kucağına teslim oluyoruz.

Sabahleyin saat 06.00-06.30 arası herkes ayakta. Pansiyon sahibinin sempatik eşi, otlu gözlemeleri yapmak üzere ateşi çoktan yakmış bile. Sabahın tatlı serinliğinde, terasta odun ateşi ile kaynayan semaver çayını yudumlayıp, gözlemeleri yerken akşamki yorgunluktan eser kalmamış hiç birimizde. Önümüzdeki yeni rotayı düşünüp heyecanlanıyoruz.

Bundan sonraki yürüyüş rotamızın hedefi Alınca köyü olarak belirlenmiş durumda.
Sabah 07.30 gibi Kabak koyundan ayrılıyor ve sarp kayaların eteklerinde kıvrılan muhteşem manzaralı patikadan yolumuza devam ediyoruz. Aracımız yürüyüş sonunda bizi almak üzere geriye dönüp Fethiye üzerinden Eşen çayı Vadisinden geçerek ekibimizi Gey köyü sapağında bekleyecek, çünkü Kabak koyu ile Alınca arasında karayolu yok, sadece bakımlı ve işaretlenmiş bir patika var.

Yolun sarp kısmı bittiğinde saatler öğle sularını gösteriyor ve bir düzlükte zeytin toplayan köylülerin arasında yemek molamızı veriyoruz. Sırt çantalarımızda taşıdığımız kumanyalarımızı büyük bir iştahla bir solukta bitiriyoruz. Oldukça dik yürüyüşümüzü arkamızda bırakıp hafif bir eğimle yükselen patika bizi denizden 730 m. yukarıdaki Alınca köyüne getiriyor.

Buradaki harika manzara için kısa bir fotoğraf molasını takiben aşağıya doğru yılan misali kıvrılarak inen asfalttan yürüyoruz. Hava sıcak, güneş iyice yükselmiş durumda ve asfaltın sertliği bazılarımızı ciddi rahatsız ediyor.
Araç kaptanımızla irtibata geçip, aracımızı birkaç arkadaşımız ve bazı eşyalarımızla 6 km ilerdeki Gey köyünde buluşmak üzere uğurluyor ve deniz seviyesinden yaklaşık 630 metre yükseklikte konuşlanan köye rotamızı çeviriyoruz. Yol boyu çekilen koyların fotoğrafları hakikaten eşsiz.

Gey'e vardığımızda köy kahvesinde taze demlenmiş çay bizi bekliyor. Bisküvileri yanına katık edip yudumluyor ve Likya parkurunun başlangıç bölümünü 2 günde 38 km yürümüş olmanın hazzını yaşıyor, yürüyüş süresince edinilen anıları birbirimizle paylaşıyoruz.

Dönüş yolunda Gökova’ya varmadan Osman Aydın’ın yerinde kuru fasulye yemeden Bodrum'a dönüş olmaz elbette. İki günün keyif veren yorgunluğu, eşsiz kuru-pilav yenilerek taçlandırılıyor, tüm enerjimizi yenileyerek Bodrum'a değin aramızda oynadığımız oyunlarla muhteşem bir hafta sonunu bitiriyoruz. Yürüyüş güzel ama kamplı yürüyüşler bir başka güzel, BODOSK’la yeni kamplarda buluşmak üzere...

 

Çiğdem Erko - Kasım 2011

 

       BODOSK ile bir kültür gezisi:ALİNDA – ALABANDA

Yazı:Çiğdem Erko
Fotoğraflar:Nedim Cingöz

Güneşin bulutların arasından ara sıra göz kırptığı bir Ekim günü yine düştük yollara.. Artık küresel ısınma mı dersiniz, doğayı çok kızdırdık ve intikam alıyor mu dersiniz bilmiyorum ama bu yıl sarı yaz biraz hayal kırıklığı yaşattı bize. Güneşi her yıl olduğundan biraz daha az hissettik yüzümüzde. Ama bu havalar biz yürüyüşçüler için ideale yakındırlar neredeyse. Ve bu gün rotamızı kültür gezisi yapmak üzere, Aydın-Çine'ye çevirdik doğa dostlarımız ile.

Zamanımızı dikkatli kullanarak birbirine çok yakın 2 antik kenti gezmeyi planlıyoruz . Muğla-İzmir duble yoluna Yatağan kavşağından dahil olduk ve yaklaşık 20 dakika sonra yol kenarında Menderes Barajını panoramik olarak gören seyir yerinde 5 dakikalık fotoğraf çekme molası verdik.
    
 
Daha sonra Çine ilçesini 10 km kadar geçip sol tarafa saparak 30 dakika sonra Karpuzlu ilçesine vardık. Buraya bağlı Demircidere köyünün dar sokaklarını geride bırakıp “Alinda” sapağından biraz daha içeri girdik ve evlerin dibinde aniden yükselen kent bizi adeta sersemletti.

     
“Alinda” bir kaynağa göre Kar dilinde “ışık” demekmiş. Kurulduğu nokta Karpuzlu deresi vadisinin batı ucunda ve tüm ovaya hakim muhteşem bir yükseltide. Köy evlerinin bazılarının dış duvarlarında buralardan alınmış heykel ve friz parçaları dikkat çekici. Daracık dik bir yoldan minibüslerimizle tırmanmaya başladığımızda, etraftaki zeytin ağaçlarının bolluğu ve kayaların yapısı dikkatimizi çekti, aynı Latmos'taki gibi. Araçlarımızdan iniş noktasına gelince karşımızdaki muhteşem kemerli bir yapının yanından patikaya girdik. Bu yapı antik Alinda kentine su getiren su kemerleriymiş (Aquaduct).
     
Rehberimiz Demet bizleri bu yapı ve kent hakkında bilgilendirdikten sonra yürüyüşümüze devam ediyoruz. Kemerlerin getirdiği suyun toplandığı sarnıçlar tonozlu yapı şeklinde ve toprak altında yan yana inşa edilmişler. Sarnıçları geçip manzaraya hakim bir noktada (Akropol) mola veriliyor.  Artık yemek zamanı, hafif terlemiş olanlar kuru giysilerini giymek üzere uzak noktalara yürürken, daha aç olanlar basit ama dünyanın en keyifli azıklarını çıkarıyorlar sırt çantalarından.

Kuzeyde biraz daha yüksekte bir akropol daha bulunuyor ve burasının ikamet amaçlı kullanıldığı sanılıyor. Alinda'nın tepedeki en yüksek noktada bulunan 2 katlı ve kare planlı kulelerini görünce tarihçilerin burasını neden “Karia'nın en muhteşem kenti” olarak adlandırdıklarını anlayıveriyorsunuz. Ayrıca su kemerleri o dönemin teknik ve yaşamsal izlerini çok iyi yansıtmakta. Kentin doğu eteğinde ise bir adet nekropol olduğunu görüyoruz.

Tepeden ovaya baktığınızda kentin nasıl en uygun noktaya kurulduğu ve ne kadar çok alanı kontrol edebilir olduğunu gördüğünüzde hayranlık uyandıran bir duygu sarıyor insanı. Sohbet konusu elbette içinde bulunduğumuz kent ve Kraliçe Ada'nın buraya sürgün edilerek başkent yapması ve tarihsel olarak kazandırdığı önem.  Kentin MÖ 334 ten daha önce yapıldığı sanılan surları ve onları takviye eden duvarları çok ihtişamlı.

Ama ne yazık ki yüzyıllardır kentin taşları pek çok uygarlıkta kullanıldığından günümüze erişmiş olan kısmı pek az. Kent'te 2 adet akropol bulunuyor. Tepedekinin güney yamacı oldukça dik ve kayalık. Burada yer alan tiyatro kalıntısı ile hemen altındaki Agora ve 3 katlı stoa muhteşemler. Tiyatronun iyi durumda 35 sıra oturma yeri mevcut ve çok güzel bir duvar işçiliği göze çarpan özelliklerinden.
     

Tiyatrodan aşağıya indiğimizde vardığımız son nokta inanılmaz bir biçimde ayakta kalmış duvarları ile bir ticaret merkezi. Havada adlandıramadığımız bir dinginlik var;
       
bir huzur ve farklılık. 90x30 ölçüsünde, 15 metre yüksekliğinde ve 2 katlı olan  Agoranın ise ilk katında dükkanlar olduğu bilgisini öğreniyoruz. İkinci kat ise çift sıra yarım sütunların oluşturduğu uzun bir galeri görünümünde.

Köyün içinde evlerden çıkan ve belli ki ziyaretçilere alışkın köy sakinleri ile sohbet edip, sevgiye aç sözde sahipli köpekçiklerle arkadaşlık etmeyi de ihmal etmediğimizi bilmelisiniz. Kısa bir çay molasından sonra bizi Karpuzlu'da bekleyen minibüslerimize biniyoruz ve 2. durağımız buraya 20 km uzaklıktaki Alabanda.
Antik kentin kalıntıları üzerine kurulmuş Araphisar köyündeyiz az sonra. Karya dilinde At (Ala) ve zafer (banda) sözcüklerinin birleşimiyle oluşmuş bu isim. Kentte dikkati çeken en önemli yapılar şüphesiz Apollon tapınağı, ve Tiyatrosu, insanın nefesini kesmek deyimi burası için söylenmiş olsa gerek diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Biraz ilerleyince Kent meclis Salonu olarak kullanılan bir binanın kalın duvarları ile tanışıyoruz. Yapılan kazılarda 2 tapınağın temellerine ulaşıldığını öğreniyoruz.  Kentin doğusunda yer alan lahitlerin çokluğu da burada bir nekropol olduğunu anlatıyor bize. Yazılı bilgilerden burada yaşayan her genç kızın mutlaka “harp” çaldığı, halkın lüks ve refah içinde yaşadığını öğrendiğimizde, hayal dünyasında biraz gezintiye çıkmanın zamanı geldi galiba.

      
Aynı Alinda gibi burada da su kemerleri ve tiyatronun varlığını anlatan son kalıntılardan sonra erken inen akşamı geride bırakarak dönüş yolu için arabamıza biniyor ve az yürüyüş, bol kültür ve tarih ile dopdolu geçen bir günün keyfini yaşıyoruz yol boyu. Günümüzün acıtan gerçekleri ile kıyaslandığında antik kentin yaşamsal inceliklerini hissetmek iyi geldi hepimize, yeni yolculuklarda buluşmak üzere...