05 Ocak 2003 Eren Dağı gezi notlarından :(Kaan)

EREN DAĞI 2
Geçen yıl beni donma noktasına getiren, dilimin çarpıldığını konuşmaya başladığımda ayı gibi sesler çıkartmamdan anladığım, tükendiğim ve zirve tırmanışı benim yüzümden tamamlanamayan ve benim kan davası güder gibi hırslandığım dağ. Güneybatı Torosları'nın ucu, Muğla'nın Antalya ile sınır olarak paylaştığı Eren Dağı. İşte bu dağa kışın zor şartlarında çıkmak için beklediğim fırsat, Ali Haydar'ın aramasıyla geldi.

 Yazın Hıdır, Osman ve Muzaffer'le dağın göle bakan güney yamacından zirveye çıkmıştık. Eren adını zirvede ki mezardan alan dağın kuzey yamacına ve kış şartlarında tükendiğim noktaya tepeden uzun uzun bakıp, içimdeki eziklik hissinden kurtulacağımı sanmış ama kurtulamamıştım. İki dik yamacın üçgen gibi birleştiği yerin tam ucunda bulunan mezarda ki Eren, "bu sayılmaz oğlum, yiyorsa kışın karında, fırtınasında, dibimde ki karları ayağınla ezerek gel, gel de seni gene çarpıtayım" der gibiydi.

 Bodrum'dan bu hislerle yola çıkıp Muğla'dan Umut, Bilal ve Hüseyin'i alıp, Köyceğiz'de Ali Haydar'la buluştuk. Fethiye'den sonra Antalya'ya 140 km. kalana kadar ilerleyip, Seki Beldesi'ne saptıktan sonra Temel Köyüne ulaştığımızda hava kararmıştı. Köyde soba başında çayları içip son sıcak noktadan ayrıldık ve aracın karlı yolda çıkabildiği yere kadar ilerleyip kampımızı kurduk. Gece Umut, Bilal ve Hüseyin alttan gelen soğuk yüzünden çadırlarında titrerken, Ali Haydar ve ben cibin içinde, uyku tulumlarının sıcaklığında, içilen viskinin gevşetmesiyle, zaman zaman yellenerek rahat bir gece geçirdik.

 Muğla ekibinin kayak sevdası yüzünden Ali Haydar'ın ve Umut'un sırt çantaları kayak, kayak ayakkabıları ve snowboardla iyice ağırlaşmıştı. Hüseyin ve Bilal yürüyüş kayakları ile tırmanırken, bizde hediklerle ilerlemeye başladık. Umut ve Ali Haydar, taşıdıkları ağırlık yüzünden ayakları hedikle birlikte batarak yürürken, ben batmadan daha rahat ilerliyordum. Öğlene kadar hava açıktı. Saat 12 gibi bulutlar geldi ve gökyüzünü kapladı. Bu noktada Umut ve Bilal kaymak için kaldılar. Ali Haydar, Hüseyin ve ben zirve yürüyüşüne başladık.

 Zifiri karanlığın tersi beyaz bir dünya, bulutlara ulaştığımızda bizi kucakladı. Sisin yoğunluğundan önümde hayalet gibi ilerleyen Ali Haydar'ı takip ederken, yer gök beyazlık içerisinde birbirine karışmış gibiydi. Bu ürpertici ortamdan güneşin ışıklarına ulaşınca kurtulduk ve bulutlar ayagımızın altında kaldı. Zirve hala epey yukarıdaydı ve yamacın dikleşmesiyle, küçük adımlarla yorucu ilerleme başladı. Saat 14 civarında zirveye ulaştık.

 360 derece dönerek etrafımıza baktığımızda gördüğümüz bulut denizini, uçaktan seyrediyor gibiydik. Çok uzaklarda ve farklı noktalarda ki zirveler, bulut deryasını delmiş karlı başlarıyla sanki bize merhaba diyorlardı. Pırıl pırıl güneşin mutluluğu ve zirvede olmanın verdiği heyecanla, bizde dağa ismini veren Eren'e “merhaba” dedik.

 İnişte kayak meraklıları doyana kadar kayarak, taşıdıkları yükün mükafatını aldılar. Tek talihsiz olay, Bilal'in üç takla atıp, ayağını burkarak şişirmesiydi. Bu yüzden ikinci gece kalış iptal oldu ve hava karardığında ulaştığımız kampı toplayıp, köye döndük.

 Muhtar emmi çorba için evine ısrarla davet edince ve Ali Haydar'ın zahmet verme kaygısı bizim gözlerimizdeki ifadeye teslim olunca, muhtarın evine daldık. Geniş bir avluya bakan odalardan oluşan sıcacık evin misafir odasına alındık. Sobanın dibindeki döşeğe, odaya üçüncü kişi olarak girmeme rağmen balıklama daldım. Hüseyin'in döşeğe oturmak için bir an kararsız kalmasından faydalanmış olarak kemiklerimi ısınmaya bıraktım. Yan odalardan gelen cıvıl cıvıl çocukların sesleri beni kendi geçmişime götürürken, geometrik desenli minder ve kilimlerin oluşturduğu huzur ortamında sabaha kadar kalmak istedim. Kurulan yer sofrasında fasulyeli yöresel tarhana, tepside fırınlanmış mantar, pilav, turşu, zeytin ve peynirden oluşan yemeğimizi, sobada ısıttığımız bazlama ile yerken, neredeyse lezzet komasına girecektik. Demli çayları da içtikten sonra Muhtar Emmi'yle vedalaşarak dışarı çıktık. Kapının önündeki arabaya binene kadar geçen kısa sürede, çenemi takırdatan ve elimde olmayan bir titreme vücudumu sardı. Ne olduğumu anlamaya çalışırken, Ali Haydar'ın da benim gibi titremekte olduğunu gördüm. Sanırım muhtarın evinde geçen sıcak ortamda bilincimiz soğuk havanın geride kaldığından emin olup, dışarıda ki soğukla karşılaştığımız da su koyuvermişti. Dönüş yolunda  aracın kaloriferiyle toparlanabildik.

 Muğla'dan sonra yolculuğum da yalnızdım, Milas'a ulaştıktan sonra bastıran uykuyla, ömrümün en uzun, en bitmek bilmez Milas-Bodrum yolunu yaşadım. Gece 2,5 civarında evde yatağıma uzandığımda, muhteşem manzarası, heyecanı ve yorgunluklarıyla geçen ve Muhtar Emmi'nin ziyafetiyle perçinlenen unutulmaz bir gün geçirmeyi başarmanın hazzını duyumsadım ve kısacık yaşama böyle bir gün sığdırmanın mutluluğuyla, derin bir uykuya daldım.

Kaan