E
ğlenceli bir yazı:FETH
İYE EREN DAĞI VE ACEMİ DAĞCIAktiviteye Kat
ılanlar:T
ırmanış Lideri : Vali Yardımcısı Ali Haydar .K.T
ırmanış Rehberi : Özgür GürT
ırmanış Turisti : Kaan TokerEkipman : 1 Salewa çad
ır, 3 tulum, 3 hedik.Aktivitenin özeti : 9.00 kamp yerinden ayr
ılış, 11.00 Şahin Tepesi’ne varış, 13.00 zirvenin alt noktasına varış, 15.00 Tavşanlı’ya dönüş.Güzel haber ne var ne yok aramas
ıyla geldi. Vali yardımcımız Ali Haydar Küçük, Eren Dağı’nda ki kayak pistlerini tespit ve fotoğraflamak amacıyla hafta sonu dağa çıkıyordu ve istiyorsan gel dedi. Kaçırılacak fırsat değildi.Ali Haydar Küçük, üniversiteden yeni mezun rehber arkada
şımız Özgür ve ben Tavşanlı’nın Temel köyüne akşam üzeri ulaştık. Habersiz gelişimiz köy kahvesinde heyecan yarattı. Muhtar başta olmak üzere kahvede bulunanlar tarafından içtenlikle karşılandık. Köyün bir kayak merkezi olma ihtimali, kurulduğu günden bu yana başına gelebilecek en önemli olaydı ve vali yardımcısı bu amaç için gelmişti. İçilen çaylar sırasında muhtar merakını yenemeyerek benim vazifemi sordu. Vali yardımcısının arkadaşı olduğumu, ticaretle uğraştığımı ve hiç bir resmi görevim olmadığını öğrendiği an değerim bir anda düştü. Öyle ki, dağ yolunda gidebileceğimiz yere kadar bizi götürecek römorksuz traktörün çamurluğu üzerine çıktığımızda “sayın valim buyurun bu gazetelerin üzerine oturun” diyerek Ali Abi’nin altını sağlama alan muhtar, o dondurucu soğukta buzdan farkı olmayan çamurluğa Özgür ve ben otururken, bir gazete parçasını bize çok gördü. Böylece okuyupta resmi bir yerde çalışmamanın, yaşamım boyunca ilk dezavantajını görmüş oldum. Traktör hareket ettikten sonra “muhtar emmi kıçımıza gazeteyi çok gördü” diye eleştirimi yapınca, traktörün sahibi ve şoförümüz ileride durarak evinden iki döşek getirtti. Ben döşekleri görünce “Abi sen gazeteye otur, biz döşekleri kaptık” dememe rağmen döşeğin biri gururla söylenen “sayın valim buyurun” cümlesiyle gazetelerin üzerini, sayın valimizin altını boyladı. Biz iki 1.82’lik adam yarımşar kıçla tek döşek üzerinde yolumuza devam ettik.Da
ğcılıkla ilk tanışmam 15 yıl önce askerde olmuştu ve karda iki kış geçirmiştim. Kar dolu manzaranın bu kadar büyüleyici olabileceğini o zamanlar hiç anlamamışım. Karın örtmesi yüzünden yol görünmez olunca traktörü gönderdik ve kampı kurduk. Dolunay vardı ve karanlıkta ay ışığının karda yansımasıyla oluşan aydınlık gecede önümüzde uzanan manzara, kelimelerle anlatılamayacak kadar güzeldi. Akşam yemeğini ateşin başında keyifle yedik. Bu arada dağcılığın hiç şakaya gelmeyeceğini ve acemiliklere karşı çok acımasız davranacağını yavaş yavaş öğreniyordum. Ateş yakmak için çalı çırpı ve kırılmış dal ararken ayakkabılarımın içi ıslanmıştı. Ali Abi’nin ayakkabı konusunda o kadar tembih etmesine rağmen çok güvenerek aldığım ve dağcı ayakkabısı sandığım ayakkabılarım bana ihanet etmişti, ya da ben onları alırken gereken araştırmayı yapmayıp, ayaklarıma ihanet etmiştim. Ali Abi uyku tulumunda iyi ısınmak için, bağırsakların boş olması gerektiğini söyledi. Laf dinleyip dediğini yapmaya çalıştım ama gazete okurken yarım saatte keyifle yapmaya alışık olduğumdan, ayazda fındık tanesi kadar bile yapmayı beceremedim. Saat 21.00 gibi çadıra girdik. Şanslıydım ki iki uzman dağcı ile beraberdim. Özgür dışarıda yaktığı benzinle çalışan ocagı çadırın içine soktu ve benim ayaklarım kendine gelirken, ayakkabı ve çoraplarım da kurudu. Eğer bir sorun yoksa çadırın içine ateş sokmayı sakın denemeyin. Yapmak zorunda kalırsanız da her anında azami dikkati gösterin. Ocağın çadır içinde yandığı sürece iki uzman dağcı, çadırlarını yakan dağcıların hikayelerini anlattılar. Çadır yandıktan sonra geçirilecek geceyi dinlemesi bile berbat. Bana fermuarlarının nasıl kapanacağını gösterildikten sonra tulumlara girdik, harika, sıcacık bir ortam ama ben boğaz kısmını kapatmayı karanlıkta beceremedim, kimseyede bir şey söyleyemedim. Alttan gelen soğuk yüzünden habire dönerek uyumaya çalıştım ve bu arada bogaz kısmını elimle büzerek kapatıyordum. Tulumda ki ikinci büyük hatamı üşüyen burnumu tulumun içine sokarak yaptım. Vucudum ve tulum bir şekilde denge kurup belli bir ısıda kalmışlardı ama ben içeri nefes vermeye başladıktan bir süre sonra ortam buz kesti ve gece kabusa döndü. Öyle ki rüyamda, dondurma distrübütörlerinin eksi 20 derecede dondurmaları muhafaza ettikleri depoda beni unutup, üstüme kapıyı kapadıklarını gördüm. İmdadıma çişi gelipte dışarı çıkan Ali Abi yetişti. Tulumumun fermuar ve sıkılan iplerini düzelttikten bir süre sonra ısındım ve rahat bir uykuya daldım.Sabah 9.00’da kamp yerinden ayr
ılarak tırmanışa başladık. 80 cm. Yükseklikteki karda hedikler 20-25 cm gömülüyordu. Buzlu yerlerde hediklerin burnunu buza saplayıp parmak uçlarında yürüyerek ilerliyorduk. Buz üzerinde kaymadan ilerlememe hayretle şaşıyordum, alttaki çivileri ve kullanımda ki pratikliğiyle hedikler tırmanışın en yararlı araçlarıydı. Yükseldikçe manzara daha da güzelleşiyordu. Aşağıdan bakınca yukarılarda duman şeklinde tüten beyazlıklara ulaşınca, bunların rüzgarla uçuşan karlar olduğunu gördüm. Rüzgar insanın yüzünü kamçı gibi yalıyordu, benim için tırmanışın artık ne neşesi kalmıştı, ne de manzaranın güzelliği, çünkü tükenme noktasına gelmiştim. Ayağımı kaldırıp adım atmak bile sorun olmaya başlamıştı. Ara açılmaya başladığında iyimisin diye seslendiler, şu memleketim erkeğine özgü kahrolası gurur yüzünden elimle okey işaretini yaptım. Devam, devam, sabırla devam. Artık iyice geri kalmaya başladığımdan sık sık beni beklemeye başladılar. Tek sevinç duyduğum anlar, pist olarak tespit ettikleri yerlerin fotoğraflarını çekerken oyalanmalarıydı. Böylece arayı kapatabiliyordum. “sabret şu yukarıda ki kayanın dibinde mola vereceğiz” dediklerinde umutla umutsuzluğu bir arada yaşadım. Mola iyi bir şeydi ama aynı zamanda devam eden bir şeyin arasını simgeliyordu. Yani şu zirveye daha vardı. Mola yerinde molanın ayakta geçirilen iki dakika olması tam bir hayal kırıklığıydı. Çektikleri fotoğraf ve diaların filmi bitince sevindim, nihayet benimle birlikte tükenen bir şeyler daha vardı, benim pilimle, film aynı anda bitti. Ali Abi yanıma gelip “iyi görünmüyorsun Kaan” dediğinde ben ağzımı açıp, askerdeyken Erciyes’in küçük zirvesine çıktım ama bu kadar zorlanmadım demek isteyip hala şu kahrolası gururla saçmalayacakken, ağzımdan “hevele, güvele” şeklinde tuhaf sesler çıktı. Dilim soğuktan konuşamayacak hale gelmiş, konuşmak istiyorum, ayı gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. Hemen termostan sıcak su içirdiler ve tırmanış o naktada, zirveye 300-400 m. Kalmışken 2700 metre civarında sona erdi, dönüşe geçtik.Çorbay
ı çok severim, muhtar emmide dönüşümüze tarhanadan bahsetmişti. İnişte, kampın toparlanmasında ve traktör yolculuğumuz da ki sıcak çorba hayali, insanı nasıl da mutlu edebiliyordu. Köye ulaştığımızda sayın valimiz muhtarın evine gitmeyi kabul etmeyince, çorba hayalimiz de suya düştü. Neyse ki evden börek geldi de teselli bulduk. Börek de nefisti ha!...07-02-2002- Kaan