ÇELEBİ ADASI MACERAMIZ
Bu
yaz bir yüzme merakıdır aldı beni, hani şu vur deyince öldür cinsinden
olanlar vardır ya!işte tam öyle. Bir tur asla kesmez, iki üç tur hiç mi hiç
kesmez. Yani başladım mı yüzmeye bir iki koy geçmeliyim, adaları
devirmeliyim, hatta bir Kos yapıp dönüşte de Datça Burnu, Kara Ada....
Biraz abarttım sanırım, bu kadar da çılgın değilim.
Malum Pazartesi’lerden
biriydi. Sabah sporumu yapmak için Sporyum’a gitmiştim. Kısmet Lokantasının
o leziz yemeklerinin mimarı Orhan Bey’le karşılaştım. Havadan sudan
derken konu, mekanı da çok ilgilendiren spora hatta başka branşlara geldi.
Dağcılıktı, dalıştı, koşmaydı derken, Orhan Bey ‘kimbilir siz yüzüyorsunuzdur
da’ demez mi? Hiç bilebilir mi sevgili Orhan Bey anlatacak ne kadar çok şeyim
var yüzmeye dair. ‘Vallahi’ dedim: ‘Çelebi Adası’na yüzmeyi düşünüyorum’.
Bir an gözleri açılarak ‘yanlız mı?’ diye sordu. Tabiki yalnız yüzmeyecektim,
benim gibi çılgınlık yapabilecek
biri vardı, Deniz. Bu arada sohbete katılan, uzun yıllar Almanya’da spor
hocalığı yapmış bir bey adaya yüzmenin tehlikelerinden,
mutlaka bir sahil güvenlik teknesinin eşliğinde yüzmemiz gerektiğinden,
rüzgardan, akıntıdan, kramptan ve daha pek çok şeyden bahsetti. Bu şartlarda
değil adaya yüzmek Ortakent’in kumsalından suya adım atmamam gerekir diye
düşündüm bir an. Tabiki bu bir anlık düşünceydi ve meseleyi bu kadar
abartmamak gerekiyordu, canım alt tarafı Çelebi Adası değil miydi?
Aynı
gün Deniz’i ikna etmek, işin gerçeği Deniz’in beni ikna etmesi zor olmadı.
Ne de olsa o bir ada çocuğu. Hayatı denizlerde geçmiş. Böyle bir macera için
koşullar pek uygun olmamakla birlikte, bir an kendimizi Ortakent’in serin
sularında buluverdik. Size koşulları kısaca belirtmek durumundayım: Haziran
ayında Ortakent denizi soğuktur, benim için o gün ekstra soğuktu. Saat
yaklaşık 17.30 civarıydı ve hava serin ve rüzgarlıydı. Gezi tekneleri
teker teker Bodrum’a dönüyorlardı, yoğun bir boğaz trafiği vardı. Belki
de işin en ilginç yanı Deniz’in kısa bir süre önce safra kesesi ameliyatı
geçirmiş olmasıydı.
Çelebi Adası’na doğru
başladık kulaç atmaya. Denizin tuzlu suları burnumu ve genzimi yakıyor. Kıyıdan
uzaklaştıkça dalgalar daha da acımasızlaşıyor. Ne kadar çok su yuttum!
Bedenim gittikçe ağırlaşıyor, yalı vapuru gibi bir oyana bir bu yana
sallanıyorum. Ah bir de şu üşüme olmasa! Göz ucuyla Deniz’e bakıyorum,
tık yok. Kendimden utanıyorum. Sanki Sporyumun yollarını aşındıran ben değilim
de Deniz. Yoksa Deniz’in ameliyatının nekahat dönemini ben mi geçiriyorum?
Kıyıya epeyce yaklaştık.
Martılar gelişimizi fark edip çığlıklar atıyorlar. Alfred Hithcoke’un
‘Kuşlar’ filmi geldi aklıma. Deniz demesin mi bazen martıların insanları
balık zannedip tartakladıklarını. Bir bu eksikti. Hem üşü, hem su yut,
yorul, bir de martılar tarafından tartaklan. Deniz yani şimdi bu söylenecek
şey mi? Yoksa bu sabah bize dikkatli olmamız gerektiğini söyleyen bey bir
felaket tellalı mıydı?
Bir saatlik bir yüzmeden
sonra kıyıya ulaştık. Bodrum’a Çelebi’den bakmak meğerse ne kadar değişik
ve güzelmiş. O, hergün geldiğimiz kıyılar bir başka dünya oluverdi
sanki. Meltem Cafe taa uzaklarda, bana çok yabancı şimdi. Aktur benim bildiğim
Aktur değil artık. Ortakent meğerse ne kadar yeşilmiş!
Ne
büyük keyif hayata başka bir pencereden bakabilmek, altını üstüne
getirebilmek yaşadığın mekanın, gözlüklerimizi ters takıp öylece
bakabilmek her şeye, hatta çoğu zaman takmamak bile gözlüklerimizi. Biraz sıra
dışı yaşayabilmek, öyle büyük bir keyif ki!
On beş dakika kadar
dinlendikten sonra, daha dalgalı, daha serin sulara, biraz daha yorulmuş
bedenlerimizi attık. O on beş dakika öylesine güzeldi ki kıyıya nasıl
geldiğimizi bile anımsamıyorum. Tavsiye olunur...
Vildan Haziran-2003/Bodrum