Kelebekler Vadisinde Kelebeksiz Bir Sonbahar Hafta sonu

İnsanın merak ve keşfetme güdüleri ile bugün dünyada bilinmeyen hemen hemen hiçbir yer kalmamış olsa da, o bilinmeyen yer her birimiz için o yere gidip görmedikçe keşfedilmemiş olarak kalmaz mı? Hep gideceğimiz bilinmeyen bir yerler ya da gidip de bir daha yaşamak istediğimiz yerler yok mudur?

İşte kelebekler vadisi benim için henüz keşfedilmemiş bir yerdi. Oraya yapılacak bir gece kamplı geziye büyük bir istekle katıldım. Bodrum’dan yarım saat kadar sonra kızıl, sarı, yeşilin değişik tonlarına bürünmüş sonbaharın yapraklarını seyrederken, Muğla’dan Marmaris-Fethiye yoluna girince artan yeşilliklerin, değişen bitki örtüsünün gölgesinde gözlerimiz, ruhumuz dinlendi.

Fethiye’ye ulaşıp Ölüdeniz’i selamladıktan sonra kıvrılarak uzayıp dağlara tırmanan yol boyunca denizi, koyları, adaları izliyoruz. Olağanüstü güzellikte, daha o zaman çok mutlu oluyorum bu geziye katılmaktan. Ve orada Baudlaire’in sanatçının tabiatı anlatmak için onunla düelloya giriştiği ve yenik düşğünü ifade ettiği şiirini anımsıyorum, ona hak veriyorum bu güzellikler karşısında. Anlatılamayacak kadar güzel çünkü.

Dağ yamacında Faralya (Kabak) Mahallesi’ni geçtikten sonra, nar ağaçlarının çevrelediği, keçilerin, ineklerin olduğu bir çiftlik evinin yakınında kamp yapacağımız yere ulaşıyoruz. Kelebekler Vadisi iki dik dağın arasında uzanıyor ve denizle sonlanıyor. Uzaktan deniz, adalar uzanıyor. Biz bu dağların birinde keyifle çadırlarımızı kuruyoruz; akşamın alacakaranlığı basıyor, çadırlarımızın önünde meşalelerimizi yakıyor ve şaraplarımızı yudumlamaya başlıyoruz, gökyüzünde yıldızlar belirmeye başlarken. Yanan meşaleler kampa o kadar hoş bir görüntü veriyor ki! Orada doğum günü denk gelen çok şanslı bir arkadaşımıza kaldırıyoruz kadehlerimizi. Gökyüzüne serpiştirilmişçesine yoğun yıldızların altında sohbet ederek geçirilen saatlerin ardından, gördüğümüz o harikulade manzaraların, birlikteliklerin, paylaşımların sıcaklığında eşsiz tattaki saf katkısız şarabın sarhoşluğuyla yavaş yavaş çadırlarımıza çekilip, uyku tulumlarımızın içine giriyoruz.

Gece uyandığımda gökyüzündeki yıldızların daha bir artmış olduğunu görüyorum, sessizlik içinde büyülendiğim bu manzaradan sonra çadıra girmem ve uyumam çok zor oluyor, Orhan Veli gibi yıldızlardan örülü gökyüzünü neden üstümüze bir yorgan gibi çekmedik ki?

Sabah hepimiz dinlenmiş olarak ve büyük bir sevinçle uyandık. Çayımız demleninceye kadar çadırlarımızı toplayıp imece usulü hazırladığımız kahvaltımızı ediyoruz. İçtiğim çayın tadını unutamıyorum. Kahvaltını ardından toparlanıyoruz, ve çok dik iki dağın –yaklaşık 90 derecelik- arasında kalan bir tarafında şelale olan, denizle sonlanan uzaktan izlediğimiz o büyüleyici vadinin içine dalıyoruz.

350 metre yükseklikte bulunduğumuz dağdan inmeye başlayınca bu işin hiç de görüldüğü gibi kolay olmadığını, cesaretle birlikte eğitim ve deneyimin gerekli olduğunu çok iyi anlıyor, zorlandığım anlarda özellikle iple inişlerde yardıma ihtiyacımı o kadar duyumsuyorum ki! Yaşadığım heyecanı, paniğimi, acizliğimi hiç unutamıyorum. Dağcılık yardımlaşmanın gerekli olduğu bir ekip işiydi gerçekten. Kuş cıvıltılarının eşliğinde inişimizi tamamlayıp şelaleye ulaşıp soğuk suyuna dokunduğumda, yudumladığımda biraz nefes alsam da, çıkışın nasıl geçeceğini düşünmeye başlamıştım bile. Şelalenin çağlayan sesi her şeyi bastırıyordu. Orada oldukça salaş doğa ile uyumlu yapılmış tesiste bizi iki sevimli, çok konuşan köpek karşıladı, daha sonra çay içmek için konuk olduğumuzda açık eflatun gözlü bembeyaz çok güzel bir kediyle tanıştık. Denize ulaştığımızda gözlerimiz maviliğinde dinlenirken, dalga seslerini dinliyor, güneşin altında kumsalda uzanıp keyif yapıyor bir şeyler atıştırıyorduk. Orayı işleten insanlar ilgisizdi. Yorucu bir sezonun veya insansız yaşamanın, paylaşımsızlığın bir sonucuydu belki de.

Yaklaşık iki saatte indiğimiz tepeye 55 dakikada ve daha kolay bir şekilde döndük. Döndüğümde tüm tedirginliğimin geçtiğini ve büyük bir rahatlama içinde olduğumu fark ettim. Kısa sürede arabalarımıza yerleşip dönüş yoluna koyulduk. Ölüdeniz’de verdiğimiz ilk molada kumsalda oturup denizi seyrederken havanın orada ne kadar sıcak olduğunu fark ettik. O doyumsuz güzelliği orada bırakıp, artık erken batan güneşin kızıl ışıklarının altında dağların, ağaçların, koyların eşlik ettiği yol boyunca ilerledik. Işık demetleri dağların arkasında kah kayboluyor kah bir koyu kızıllığa bürünüyor bazen da ağaçların arasından görünüyordu.

Akşam yemeği için uğradığımız yerde yediğimiz tostların, pidelerin ve ev baklavasının tadı hala damağımda. Her şey çok keyifliydi. Fakat çok kısa sürdü, bir rüya gibiydi. Diliyorum ki oraya kelebeklerin olduğu mevsimde tekrar gidelim ama daha uzun süre kalalım. Gezmenin, yeni yerler görmenin, doğanın içinde olmanın bana çok iyi geldiğini ve tüm bu güzellikleri paylaşımların daha da arttırdığınışünüyorum.

Naciye