Pazar, 6.4.2003. Saat
sekiz. Offff!!! Hava berbat... Ne şans böyle, bütün hafta boyunca günlük güneşlik
olan hava, Pazar günü gri ve yağmurlu! Acaba sırtımı pencereye dönsem ve
bütün gün uyusam mı? Ama ben bugün için görevliyim. Zaten “yolunu
kaybeden öncü” olarak kötü bir şekilde ünlendim, herkes tekrar öncülük
yapmaktan korktuğumu düşünecek. Bir de İstanbul’dan yeni bir pantalon almıştım.
Satıcının dediğine göre; yağmur geçiriyormuş fakat en geç on dakika içinde
de kuruyacakmış. Onu da denemek için bulunmaz bir fırsat bugün...
Haydi o zaman! Bir saat sonra Tansaş önünde bu havaya göre hayli
kalabalık sayılabilecek bir grup bekliyor. Midibüsümüz de orada ve ben bu işten
keyif almaya başlıyorum galiba. Labranda yolu resmen engelli parkur ilan
edilmeli... Sonunda şoförümüz 28 kişilik bir grubu Labranda’nın yarı
yolundaki Kargıcak köyünde indiriyor ve bizi harabelerin orada beklemek için
yoluna devam ediyor. Artçı Sevinç abla bizi Labranda hakkında aydınlatıyor:
2400 sene önce Karya’da çift baltalı Zeus en önemli tanrı imiş ve ibadet
için sadece erkekler o zamanki başkent Milas’tan bir tür hac yaparak kutsal
yoldan Labranda’nın Zeus tapınağına yürüyorlarmış. Eski Karyalıların
izinde olan doğa kahramanlarımız, kutsal
yollarına koyuluyorlar. İlk başta oldukça ciddi bir yokuşu tırmanmak
zorundayız. Fakat ilk tepeyi geçtikten sonra yolumuz bir vadi boyunca iki saat
neredeyse düz olarak devam ediyor. Zaman zaman, geçmişin izlerini taşıyan
ama iyi muhafaza olmuş, işlenmiş iri taşlarla kaplı antik kutsal yolu takip
ediyoruz. Ne yazık ki gittikçe artan yağmur etrafın güzelliklerine bakmaya
pek fırsat vermemekte... Vadinin sonundaki beton köprüyü geçtikten sonra
bulutlar yavaş yavaş dağılıyor. Bu seferde ıslak çam ormanın içinden
eski bir kervan yoluna (Milas – Aydın) sapıyoruz. Bu yol bizi Eski Türbe köyüne
götürüyor. Eskiden iş seyahatında olan yolculara ve hayvanlarına geceleme
fırsatı sunan köy artık modern dünyadan çok uzak: sadece 57 sene önce
Milas’tan gelin olarak gelen Melek teyze ile oğlu orada yaşıyor. Türbe
etrafındaki mezarlık bize eski kalabalık hakkında bir fikir veriyor: mezarlık
bugünkü köyden çok daha büyük! Meydanda olan selçuklu dönemine ait türbenin
yanında aslında bir türbe daha varmış, fakat ikiz türbenin arasından çıkan
kocaman ağaç bir kubbenin yıkımına neden olmuş. Türbenin yanındaki
caminin iki minaresi var: biri eski ve üç paslı üstüste konulmuş petrol
varilinden oluşturulmuş, diğeri yeni, büyük ve sıradan. Yeni minare yalnız
yolunuzu kaybettiğiniz zaman çok işe yarıyor...
Melek teyze bize bir leğende ayran getiriyor, peşinden çaylar. Bu
arada hava tamamen açıldı, yine de şanslıydık yani!
Eski Türbe’den ayrılıyoruz ve yolun son kısmını hızlı bir şekilde
tamamlıyoruz. Bir saat içinde Karya’nın baştaki ibadet yeri Labranda’nın
önündeyiz. Buradaki manzara nefes kesici: Bütün Milas ovası ayaklarımızın
altında! En güzel yeri bulmakta eski Karyalılar, Yunanlılar veya Romalıların
üstünde yoktur zaten. Her zaman en süper yerleri işgal etmişlerdir. Zeus
tapınağı, görkemli erkek evleri (andronlar) ve kaya mezarları gezilir,
fakat tilkişenler ve kuzu kulağı gibi fışkıran otların özellikle bayan
katılımcılarımızın asıl ilgi odağı olduğu kısa zaman içinde belli
oluyor. Ne de olsa doğa ile ilgilenen derneğiz, “eski taş” derneği
değil!
Böylece bir pazar
gezisi daha sona eriyor. Yolumuzu bir kere bile olsun kaybetmedik. Tatsız
tuzsuz bir gezi oldu anlayacağınız!!!
Not: Bu arada pantalonum
gerçekten 10 dakika içinde kuruyormuş!
Annette Ertan