LABRANDA’ NIN YOLU ve DİLİ
Sevda’nın Objektifinden
Ben, antik bir yolum, ormanların arasında. Bir ucum yoksul Karya kenti Milas’a, bir ucum kutsal tapınaklara, Labranda’ya uzanır.
İnsanlar geçerdi üzerimden bir zamanlar kurbanlık hayvanlarıyla dizi dizi.
Çok kan gördüm. Çok kez kanla yıkandı kutsal taşlarım. Ama her seferinde yine de kanları çiçeklerimle gizlemesini bildim.
Sonradan ne oldu bilmiyorum. Unutuldum birden bire, bin yıllar boyu. Önce ustalarımın o kutsal ve yoksul ellerini özledim. Sonra kurbanlık hayvanları; koçları, develeri.
Bin yıllarım geçti bu hasret ateşiyle.
Ne olduysa o gün olmuştu. Dizi dizi insanlar geçti üzerimden allı yeşilli. Sanki gökkuşağı çökmüştü üzerime. İlk kez yan yana gelmişti farlı bildiğim diller, kullar. İlk kez çiğdemlerime kıyamayan adımları görüyordum.
Kimdi bunlar? Nereden gelip nereye gidiyorlardı? Hiç bu kadar şarkılar, türküler dökülmemişti üzerime.
Öyle çok istedim ki bir yudum su vermeyi kuruyan dudaklarına. Ama pınarlarım çoktan kurumuş, çoktan çekilmişti sularım insansızlıktan.
KAYANIN DİLİ

Handan’ın objektifinden
Ben büyük bir kayaydım antik yolun kenarında; Mezarlığın hemen karşısında. Kuşlar konar, kertenkeleler güneşlenir, yılanlar avlanırdı üzerimde asırlar boyu.
İlk kez o gün konuk oldu sürü sürü insanlar dört yanıma. İlk kez o gün duydum insanların da kuşlar gibi cıvıl cıvıl sesler çıkardığını.
Sanki insanlar yeşermişti kuruyan yosunlarımın üzerinde. Dört yanımı okşadılar yumuşacık elleriyle. Güneşimi paylaştılar sımsıcak tenleriyle.
Sadece güneşimi değil, bir mandalina tanesini, iki kuru üzümü bile paylaştıklarını gördüm kendi aralarında elden ele, gönülden gönüle.
Bir yandan onlara baktım, bir yandan mezarda yatan komşularımı düşündüm. Değer miydi onca savaş? Onca kin? Onca göz yaşı?
O kadar zor muydu aynı şarkıyı söyleyip, aynı kayada güneşlenip, aynı düşleri kurmak?
Doğrusu hem sevindim insandan yana, hem de umutlandım. Geç de olsa.
ÇİLEĞİN DİLİ
Handan’ın objektifinden
Ben bir dağ çileğiydim antik yol kenarında. Hep yellere ve kuşlara verdim yemişlerimi asırlar boyu. Oysa öyle özlemiştim ki bir insan elini.
İşte ne olduysa o gün olmuştu. Bir kadın eli uzandı bana, insana hasret kalan dallarıma. İlk kez bir el, dallarımı eğmeye kıyamıyordu. Okşar gibi topluyordu yemişlerimi sımsıcak kokusuyla
Elden ele gezdirdi yemişlerimi, dilden dile. Ne güzel bir duyguydu bu. Bir kadın eli, bir erkek dili. Hem de çıkarsız, nedensiz, bedelsiz….
TÜRBENİN DİLİ

Handan’ın objektifinden
Ben yıkık bir türbeyim. Ulu bir pinar ağacının gölgesinde. Yıkılıp yok olacağıma değil, insanlara hasret gideceğime yanıyordum asırlardan beri.
Bir yanımı yaşıtım eğri bir pinara, bir yanımı umutlara dayadım.
Melek Kadınla avundum on yıllar boyunca. Her derdini bana döker, dileklerini benden dilerdi.
Çok sırlarına ortak oldum, çok dertlerini yüklendim. Onun için bir yanım eğri durur hep yıllardan beri.
İlk geldiği günleri anımsıyorum; elleri kınalı on dört yaşında bir gelindi. Anasını özler, bana gelirdi. Babasını özler, bana gelirdi. Gizli gizli O ağlar, ben ağlardım.
Melek Kadın ve ben, tam umudu kesmişken insandan yana arılar, karıncalar gibi doldular dört yanımıza. Öyle büyük bir hasretle kucakladılar ki Melek Kadını doğrusu kıskanmamak elden değildi.
Hem de bir ramazan ayıydı. Hiç biri niyetli değildi Melek Kadından başka. Ama ne güzel insanlardı. İlk kez gördüm kendileri için değil de iyiden, güzelden yana dilek tuttuklarını.
Sonradan geldikleri gibi Melek Kadını hasretle kucaklayıp dere boyu yok olup gittiler.
Melek Kadından öğrendim. Her biri farlı yerlerden gelen, her biri farklı dil bilen yetmiş yedi insanmış onlar.
Yeter demişler bu mekanik yaşama, bu duygusuzluklara, bu insansızlıklara.
Örgütlenmişler kendi aralarında, yan yana gelmiş, birleşmişler.
Kirlenen kentleri, araba yollarını, egolarını terk etmişler. Ormanlara, dağlara, antik yollara düşmüşler.
Onlar da bizim gibi iyiyi, güzeli, İNSANI arıyorlarmış.