DELİKLİ
TEKERLEK TEPE
Tırmanış
Lideri :
Hıdır Çam
Aktiviteye Katılanlar
: Afet, Osman, Muzaffer, Zeki, Erol, Sadettin, Kaan.
Ekipman
: Hıdır’ın değneği.
Aktivitenin Özeti
: 08.30 buluşma yeri Karahayıt Köyü’nden yola çıkış, 13.45
zirve, 18.00 hava kararmak üzere, akşam ezanı okunurken köye dönüş.
Muzaffer’in
anlata anlata bitiremediği, dik uçurumlarını ve nefes kesen manzarasını yaşayabilmek
üzere Tekerlek Tepe’ye gidebilmek için, nihayet Hıdır’ı ikna edebilmiştik.
İki araba sabah yedi de torba kavşağında buluşacaktık. Heyecandan parçalı
geçen uykuyla sabahı zor ettim. Zeki, Muzaffer ve Erol’u aldıktan sonra
Torba Kavşağı’nda diğerleriyle buluştuk. Hıdır geldiği an arabasından
fırlayıp hoplaya zıplaya çığlık atmaya başlayıp, herkes de ona katılınca,
heyecanın sadece bende olmadığını anladım.
Tepeye çıkış
belli bir yere kadar, diğer tırmanışlarda ki doğal güzelliklerden farklı
değildi. Ortalarda yeşilliğin fışkırdığı bir düzlüğü geçerken “Bodrum’da mühendis olacağıma,
burada inek olayım” diyen Hıdır, her zaman ki gibi tırmanışın
neşe kaynağıydı. Belli bir yükseklikten sonra doğal yapı çok farklılaştı.
Sağa sola serpiştirilmiş gibi duran dev kayalar, bazı yerlerde üst üste
nasıl gelipte durabildiklerine insanı şaşırtarak, farklı manzarayı
zenginleştiriyordu. Ağaçlar ve yeşillik bitmiş, devasal kayalardan oluşan
ve geçit vermeyen bir deniz başlamıştı. Böyle bir manzarada ilerlerken ilk
deliğimize geldik. Malzemesiz tırmama olanağı vermeyen ve başkada geçiş
yolu olmayan noktada, mecburen kayaların arasında ki delik gibi duran ve bir
insanın ancak sürünerek geçebileceği yerden sırasıyla geçiş başladı.
En sona Hıdır’la ben kaldık ve herkesin geçtiği delikten geçmeyi
reddederek tırmandık. Fakat ikinci delikte tırmanmayı başaramayınca,
tepenin isminin neden Tekerlek Tepe olduğunu keşfediverdik. İlle de doruğuna
ulaşacak birilerini zırt pırt deliğinden geçiren tepenin adı olsa olsa
Tekerlek olurdu. Zirveye son bir dik tırmanış kalmıştı ve ilk uzun molayı
verdik. Dikkatli bakınca çevrede pek çok kardelen çiçeği görebiliyorduk
ve çok güzellerdi.Sırt çantalarımızı Erol haricinde bu noktada bıraktık,
sadece ip, fotoğraf makinesi ve dürbünü alarak yola devam ettik. Zirveye ulaştığımızda
görülen manzara, doğaya gönül vermiş her insanın görmesini gerektiren güzellikteydi.
Göle doğru bakınca solda mini bir yükseklik, sağda da 60 derecelik açıya
yakın daha büyük bir yükseklik vardı ve bunlara çıkılmadan dönülemezdi.
Bunlara da çıktık ve 60 derecelik açıyla çıkılan yerin zirvesinde ki
minik düzlükte horon teptik, sepetçioğlunu oynadık. Çıktığımız yer
harici her taraf uçurumdu. Yani Tekerlek Tepe, tırmanışlarıyla, uçurumlarıyla
tam bir adrenalin kaynağıydı.
Bu en üst
noktaya yükseklik korkusu nedeniyle Muzaffer, yorgunluk nedeniyle de Zeki çıkamamıştı.
Ben aşağı inip ikisinide çıkartmaya çalıştım, Muzaffer’in üçüncü
gelişiydi ve korkusunu yenip çıkmaya niyeti yoktu. Bunun ezikliği gözlerinden
okunuyordu, çıkmayı çok istiyor ama korkusunu yenemiyordu. Biraz, biraz,
tamam şuradan geri dön diye, diye çıkartırken, fanatik takım aşkı galip
geldi ve eğer çıkarsa Galatasaray’ın Beşiktaş’ı yeneceğine inanarak
ve yukarıdakilerinde müthiş tezahuratıyla zirveye ulaştı. Seyredilmeye
deyecek en güzel olaylardan biriside tezahürat havasına girmiş
Muzaffer’in, büyük alkış desteğiyle sepetçioğlunu oynamasıydı. Her
bir yandaki uçurum nedeniyle fıldır fıldır dönen gözleri, kartal kanadı
gibi açılması gereken kollar yerine, belinden yukarı çıkamayan elleriyle
sepetçioğlunu oynarken, ben de ömrümde ilk defa ayaklarını yerden kaldırmadan
sepetçioğlu oynayan bir adam gördüm.
Malzemeleri bıraktığımız
yere döndüğümüzde yemeğimizi yedik, Sadettin sayesinde kahvemizi içtik ve
dönüşe geçtik. İndiğimiz yer dik ve taş düşme riski çok fazla olan bir
dere yatağıydı. Muzaffer sigara yüzünden ölmekten vazgeçip Hıdır’a
takılmaya çalışınca, Hıdır bidaha gelip ayak bağı olmasın diye, bu
indiğimiz yerden adamı çıkartmış, Muzaffer’in dağa ilk tırmanışı
olduğundan perişan olmuş, böylelikle Hıdır’ın zaten deli olduğuna dair
fikrimiz pekişmiş oldu. Dereyle beraber gidişlerin keyfini hepimiz biliriz,
bu inişte de defalarca dereden geçmek zorunda kaldık ve dağın suyunu kana
kana içtik. Bulduğumuz kuzu kulaklarını ekşi, ekşi yedik. Bok boğaz lafının
her yerde geçerli olduğunu, kuzu kulağı diye benzeri bir otu yediğimde
anladım. Namussuzu yerken birşey belli olmuyordu ama birkaç dakika sonra yarım
saat sürecek berbat bir tat, karıncalanmayla birlikte başladı. Hava
kararmaya yakın, Zeki’nin iki eliyle göbeğini taşırken “ben size bu kadar çıkmayalım
demedim mi” demesi, herkesi güldürdü.
Araçlara ulaştıktan
sonra herkesin ortak fikriyle salata, rakı molası verdik. Evde misafir vardı
ve erken dönme olasılığı kalmamıştı. Benim durumumda olan birkaç kişi
daha çıkınca, ortak bir yalan uydurmaya karar verdik ve “Hüseyin’in
ayağı burkuldu, sağlık ocağına götürdük” yalanında anlaştık,
nede olsa aramızda Hüseyin diye birisi yoktu.
Özetle,
adrenalin arayanlara tavsiye edilecek bir parkur ve mutlu bir gün geçirme şansı
olan bu tırmanışı, tüm arkadaşlarıma tavsiye ederim.
Kaan